ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177...

28 Mart 2011 Pazartesi

İMAMIN ORDUSU TWITTER'DA



"İmamın Ordusu", sosyal paylaşım sitesi Twitter'da da günün konusu. Ahmet Şık'ın "henüz basılmamış olan" kitabının toplatılması, Twitter'da ilginç yorumlara neden oldu. İşte o yorumlar:

Kaldırın ellerinizi ve o Word kopyasını yavaşca yere bırakın. 

Simdi hep beraber biz de hmt'nin barinda aramaya yapmaya gidiyoruz 

İmamın Ordusu bir kopya da Emre Uslu'da var.. Ha pardon, o sayılmıyor, o içeriden! 

Hitler'in "Kavgam" kitabi turkiye'de serbestce satilabiliyor di mi? -Evet... -aferin size!(Sizin ben var ya... neyse lan bosver) 

Artık kimseyi inandıramayacaklar.. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde bunu nasıl açıklayacaklar acaba? 

Basılmamış kitap ifade edilmemiş saf düşüncedir. Bunun suç olduğu yerde demokrasiden bahsedenin "pop starım ben" diyen Ajdar'dan farkı nedir? 

Kitaplığımdaki kitapları tekrar gözden geçirmem gerekecek sanırım. 

İmamın ordusuna biri katılıyor, "imamın oğlu" 

Genc siviller sitede yayinlamak icin Ahmet'in kitabinin kopyasini ariyormus. Emre Uslu'da var, ondan istesinler 

Matbaa, yayın evi gazete basmak ne demek! bu cadı avının anlami ne? Öyle veya böyle 'imamin ordusu' kitabini Türkiye okuyacak ! 

"Silivri'de deniz 30 metre çekildi", yoksa büyük bir dalga mı geliyor!? 

Piyasa çıktığında satış rekoru kıracak kitap: "İmamın ordusu" 

Şöyle bin imzayla çıkacak "imamın ordusu" kitabı.. Silivri'de bin kişilik yer yoktur tahminine yaslanan bir proje 

Basılmamış kitabın davası olmaz kardeşim! 

Bugün 10 adet 75'lik koli yapıp TÜM KİTAPLARIMI bana yazan köy okullarına koli koli postaladım. Elimden gelen başka bir şey kalmadı 

Faşizm kapıyı iki kere çalar. 

Bu kitap işi bile, tek başına, ülkede geline noktayı özetlemek için yeterli. 

Basılmamış kitabın güvenlik güçlerince kapı kapı arandigi bir ülkede kitap okuma ile ilgili birşeyler yazmak ne kadar anlamlı? Kitapsız ne? 

Minority Report filminde insanların işleyeceği suçu bilgisayardan görüyorlardı. Bizimkiler "imandan" görüyorlar galiba.. 

Düşünüyorum öyleyse Silivri! 

Önder Aytaç ve Fuat Uğur da Ahmet'in kitabını okumuş anlaşılan. "valla içeriğinde bişey yok" diyorlar tv8'de. :)) 

Yayınlanmamış kitabı toplama emri veren, toplayanlar için pink floyd söylesin :All in all it was just a brick in the wall 

Ortaokulda teksir makinelerinde basılırdı bazı ders notları, o makineler nerelerde acaba :) 

F. Gülen ile ilgili yazışmalar nedeniyle Assange'in bilgisayarına el konulmuş ve Wikilekas belgelerinin toplatılmasına karar verilmiş 

Kitabın PC çıktısı alınıp,harddiskten siliniyor,acaba mevcut kopyanın hepsini imha edip,ellerindeki kopyaya SEHVEN yükleme mi var?

Devri istibdatta söz söylemek memnu idi, ağlatırdı hükümet mananı... Sair Eşref'in geride bıraktığı günlere döndük: istibdad 

Taslak kitap da suç unsuru oldu, "yetmez ama evet" diyenlere ithaf olunur. Halbuki "1984" nasıl ulaşılmazdı yıllar önce. 

İşittim ki kitabı okuyan Aydın Engin'in beynine çip monte edilerek delete edilmesi sağlanamacakmış.. 

İmamın gemicikleri nerde? Bu kitabı kim yazıyor? 

Tam Tv'yi açtım o sırada başbakan konuşuyordu lafının sonuna yetiştim "bir faşist, emperyalist zihniyet var" diyordu. Bu ne samimi itiraf! 

Kitap okumak, kitap yazmak on yıllar sonra yine suç oldu. 12 Eylül bu kez islami sekilde geri döndü. Cemaate iman etmeyen herkes suçlu 

Ahmet Şık'ın kitabının birilerince okunuyor olmasına rağmen hâlâ Internet'e düşmemiş olması Türkiye basınının utanç hanesine yazılmalı. 

Yani anladık.. Bu kitap asla basılmamalı ve tüm kopyalar acilen toplatilmali.. 

Yuh bize! Şu kitabi bulup koyamadık ya internete! 

Suriye, basına özgürlük tanıyacağını söyledikten sonra İfade Özgürlüğü Merkezi Başkanı'nı tutukladı. Evet kesin Türkiye'yi model alıyor! 

Ahhh benim basılmayan kitaptan korkan ve kitabı terörist ilan eden ülkem ahhhh... Bu günleri de mi görecektik !!!! Devir istibdat devri.. 

''Matbaa mı ne basmışlar, ne yani bu ay 'hey girl' çıkmıycak mı.!!!'' (apolitik ergen isyanı) 

Bi gün kafayi yiycem bu ülkede... 

Bugün dogaüstü bir şey oldu. Bir kitap basılmadan yakılmaktan beter edildi. Tom Cruise'un Azınlık Raporu filmi gibi suç işlenmeden engellendi 

İyi yanından bakalım: "hayatımı yazsam roman olur "diyenler bu olanlar sayesinde boş hayallerinden vazgeçeceklerdir 

Sonun da bu da oldu! Basılmamış bir kitap emniyet yetkilileri tarafından imha edildi 

son dakika: cin ali; ''cin ali okulda'' ve ''cin ali tatilde'' kitapları nedeniyle gözaltına alındı. cin ali-örgüt bağlantısı araştırılıyor! 

Muhalif görüşler içerdiği için Ayşegül serisi toplatılıyor, Cin Ali serisinin de toplatılması gündemde. Yerine Emine ve Can Recep gelecek. 

Deliller meçhul, suçlamalar meçhul, failler meçhul, tutukluluk meçhul, eylemler meçhul, yazılanlar meçhul. "Bir meçhule döndü benim hayatım" 

Ya kitap e-kitap olarak satılsa, bizde kendi kitabımızı basıp kopyalarını "savcı"ya yollasak ya 

İmamın ordusu kitabını okuyamayanlar üzülmesin. Zaten filmini izliyoruz 2 gündür. Kitabı çıkmadan filmi yapılmış! 

Polis, lokantalardaki menüleri topluyor, imambayıldı ve bunu çağrıştıran her tür patlıcanlı içerik örgüt üyeliği sayılacak, şakşuka dahil..

AKP Türkiyesinin NAZİ Almanyasından ne farkı var. İkisi de düşünceye, kitaba düşman, ikisinde de kitap yakmak, yoketmek genel uygulama 

Rüyada ergenekoncu gormek suç mu? 

Milli kütüphane bahçesindeki kazılarda çok sayıda yayıma hazır şiir, roman, hikaye kitabı ve yazarı meçhul kitap taslakları bulundu. 

Bu ülkede kitab okuyanlar kitab yazanlar kadar cesur olmadıkça daha çok kitab baskını görürüz biz. 

Anneee, 12 Eylül'den bilirsin sen basılmamış kitap nasıl yakılır? Ama pardon siz başımıza iş gelmesin diye basılmış kitap yakıyordunuz di'mi! 

Velev ki Ahmet Şık'ın kitabının taslağı bizde de var! 

Thaki Yayınları önsipariş alsın ki yazarınca henüz yazımı bitmemiş kitabı pazarlayan ilk yayınevi olsun.. Savcılıktan esinleniyoruz... 

Kitabını sileyim... 

İmamın ordusu, "imamın ordusu"nu yok etti! vay be... 

Çinliler'in meşhur bedduası mı tuttu ne: İlginç zamanlarda yaşayasın... Hakkaten ilginç zamanlarda yaşıyoruz! 

Gazeteler.... Matbaalar basılıyor....... Ahmetin kitabının taslağı bile korkutmuş bunları...... 

telekom, tüpraş, unakıtanın oğlu, gemicik, nükleer santral, ananı da al git, hapisteki gazeteciler, basılan kitapevi..---> AKP 

Ahmet'in kitabını okumadım ama anLadığım şu: imamın ordusu'nda vicdani red yok. zorunLuLuk esas. arada bedeLLi çıkıyor ama dokunan yanıyor. 

'yetmez ama evet' diyenler böyle olmasını istemiyorlardı belki ama sonuçta kaybettiler. 

Bir kitap yazacaktım ama... Çok "arzu" ediyordum ama... sanırım biraz ertelemem gerekecek. ya da ülke değiştirmem gerekecek... riskli çünkü.. 

Anlaşıldı CHP-AKP Ergenekonu uyutma aracı olarak kullanıyor. Önemli gündemleri değiştirme konusu. Libya ve sivil itaatsizlik gündemde değil. 

Elimde Ahmet'in kitabinin kopyasi olmadığı icin üzgünüm 

12 Eylül'le hesaplaşacağız diyip, yeni bir 12 Eylül dönemi yaratmak tam da bu zihniyetten beklenirdi. 

Demokrasi getiriliyor [█%10█...........................] ( File Corrupted) 

Aile imami gibi gazete imami ve bilgisayar imami da atasinlar, hangi haber ve bilginin caiz oldugunu bize soylesinler 

Ahmet Şık'ın avukatlarının da ellerindeki kitap nüshalarına el konulması kararı verildi! Avukatlar nasıl savunma yapacak bu durumda??? 

Yazdım yayınlamadim.. 29 taslak tweetim var. 

Farkında olmayanlar farkında olanların farkında olduklarından habersiz rahat,farkında olanlar da olaylardan/farkında olmayanlardan rahatsız. 

Yayınlanmamış bir kitap "adil yargılanmayı etkilemek suçu işliyor" anlayan var mı bi anlatsın



http://gazetecileronline.com/

23 Mart 2011 Çarşamba

ŞEYTAN AZAPTA GEREK



„Bu kadarı şeytanın bile aklına gelmez!“ derler ya, akşam bir gazetede şu başlığı okuyunca önce şöyle bir afalladım, sonra da öyle bir ciğerim yandı ki... İstemeden ağzımdan “Şeytan azapta gerek...“ sözleri döküldü! 

Japonya’daki felâkete aldırmıyorlar, yola devam... Olabilir... 

Libya’ya Fransız bombaları yağıyor! Libya haçlı ateşi altında! Bunlar asker desteği verebilirlermiş... Ya akıllarına, "bu gün sana yarın bana" özdeyişi gelmiyor, ya bizi "bitirmeye yemin etmişler!" Olur, niye olmasın, olabilir... 

Rusya ile vizeyi "bir oldu bittiyle "kaldırdılar! Antalya yakında Rus kenti olur da herkes rahat eder. Onlar rahat biz rahat… 40-50 bin şu anda oraya yerleşik Rus ve sonradan gelecekler bizi kurtarırlar turizmden, çalışmaktan, yorulmaktan… Aynı şarkıdaki gibi: Olur olur bal gibi olur... 

Bütün bunlar, son günlerdeki hâlimizi, memleketimizin sahipsizliğini gösterirken, „işin üstüne tüy dikerken,“ akşam geç saatlerde bir son haber gazetelerimizde ""boy göstermesin mi?" 

İşte buna denir: „Şeytan azapta gerek!“ 

„40 bin yabancı öğretmen geliyor“ 
Haber şöyle: „Milli Eğitim Bakanlığı, önümüzdeki yıldan itibaren yılda 10 bin olmak üzere 4 yılda 40 bin yabancı öğretmen istihdam etmeyi planlıyor.“
Haberin devamını okuyunca tam deyimiyle nutkunuz tutuluyor: „'Her çocuk en az bir yabancı dil konuşacak' sloganından hareketle yabancı öğretmenler, 'İngilizce dil dersi' için istihdam edilecek. Bakan Nimet Çubukçu ve ekibinin Fatih Projesi kapsamında bir süredir yürüttüğü çalışma, bakanlığın ilgili birimleriyle ele alınıyor.

Haberin kalan kısmını açıklayarak özetlersem:

Yoğunlaştırılmış dil eğitimi verilen özel okullar model alınacakmış. Ana sınıfından başlayarak öncelikle dört yıl boyunca yoğun İngilizce eğitimi verilecekmiş, sekizinci sınıfa kadar sürecekmiş bu dil eğitimi. Dil İngilizceymiş ve yabancı öğretmenler kanada, İngiltere, Avusturalya’dan getirilecekmiş. İlk etapta bunlar yalnızca İngilizce konuşma dersinde çalıştırılacaklarmış. (Sonraki etapları siz tahmin ediverin bir zahmet!) Bu projede ayrıca yabancı dil eğitimi veren Türk öğretmenlerin (iki bin kadarının) yurtdışında eğitimden geçirilmesi bunun sonucunda ellerine belge verilmesi söz konusuymuş.

Şimdi ben ne diyeyim? Dilim dönmüyor ağzımda. Beynim kanıyor. Yüreğim parçalanıyor! Böğrüme kama saplanmış, karnım iç organlarım parçalanmış açıkta gibi…

İçim yanıyor içim!

Aklıma geliveren bütün deyişleri sıralıyorum… Bütün sonları yaşıyorum…

„Tut kelin perçeminden!“ “Ört ki ölem!“

Eğitimin millîsi, yani Millî eğitim: „Sen sağ ben selâmet!“

„Oldu olacak, kırıldı nacak!“ devletin adı da değişsin! Devletin dili Türkçe, yasaklansın! Devlet dili İngilizce olsun!

„Madem ok yaydan çıktı, gidin gidebildiğiniz yere kadar!“

Bizler de bilelim, rahat edelim: „Ne dağda bağım var, ne çakaldan davam var!“

„Nalları diktiysek...“ başka ama „Çıkmadık candan ümit kesilmez.“ dersek...

Şunlar gelir aklımıza:

Bunlar, „Köpeksiz köy bulmuşlar değneksiz dolaşıyorlar...“Nasılsa herkes Silivri’de, asker esir! Ekonomi borçta, mal-mülk yabancıda...

Bu gidişle: „Kökümüze kibrit suyu ekecekler...“

Sonunda: „Korktuğumuz başımıza gelecek...“

Memleketin „içine ettiler...“Bu işin ıcığını cıcığını çıkardılar!“

Bunlardan kurtulmak „hayat memat meselesi „ oldu! „Yapmadıkları kötülüğün hatırı kaldı...“

„Göbekleri birilerine bağlı“
da ondan bütün bunlar...

Hem „Eve hırsız girdikten sonra kapıyı kilitlemek neye yarar?“Önce hırsızı kovalım!

Memleketi „gâvur ettiler!” “Gece silâhlı, gündüz külâhlı” diye işte tam bunlara denir!

“Emir büyük yerden“ geliyor anlaşılan! Memlekete, değerlerimize, bağımsızlığımıza“ el koydular!“ „El kesesinden sultanım, develer olsun kurbanım…“

Haçlı ordusu, ülkemizi silâhsız „ele geçirecek!“ Ülkemizde, böyle giderse biz Türkler yabancı olacağız! Ülkemizin mülkiyeti“ el değiştiriyor,“ yabancılara geçiyor! Biz bu vatanı, "güzel ülkemizin canını sokakta bulmadık!" Cart curt edenlerin canını sandıkta acıtmak şart oldu!

Türkiye Cumhuriyeti tutsak olunca "başları göğe erecek mi?"

„Ayağında donu yok, fesleğen ister başına,“ ama bu yaptıkları ayaklarına dolanacak!

Bu vatanı kurtaran, bize bu günümüzü bağışlayan kahramanlarımızın, aziz şehitlerimizin, atalarımızın "ahı yerde kalmamalı..."Yoksa görüyorsunuz, „bunların „aklıyla kuyuya inilmez!“ „Akıl akıl gel çengele takıl!“ 

Dokuz yıldır „kaçmaktan kovalamaya vaktin olmazsa,“işte sonunda olacağı budur! Milletimizi, şöyle „çantada keklik“ görüyorlar: „Kafa büyük içi boş, tut kulağından çift koş!“

Acaba öyle mi? Yoksa:

“Yüz verdik deliye, geldi pisledi halıya!”mı demeliyiz? Yoksa, yoksa…

"Zurnanın zırt dediği yerde miyiz?"

Feza TİRYAKİ guncelmeydan.com/

19 Mart 2011 Cumartesi

Demirkıratlıktan Cuma İmamları Demokrasisine



Pazar günleri gazete alma görevi bana düşüyor. Hiç sızlanmıyorum, çünkü aynı gün çeşitli serüvenlerle dolu resimli çocuk dergisi Kartal’ı da alıyorum. Bakmayın çocuk dergisi dediğime; elişi dersi ödevi olarak ciltlediğim dergileri gençlik çağımızda da elimizden düşürmedik.

Uşak kentinin bir tek gazetecisi var; üç-dört basamakla çıkılan girişi dar küçük bir dükkân; ama her türlü yayın bulunuyor. Gazeteci amca içerde müşteri varsa bana biraz beklememi söylüyor.

Müşteriler gidip de gelen giden de olmayınca bana Kartal dergimi uzatıyor; gazeteyi katlıyor; el örgüsü kazağımın altına sokuyor, hatta kış günüyse paltomu da amca ilikliyor.

Dükkândan çıkarken bir gören olmuştur endişesiyle evin yolunu tutuyorum. Kartal’da heyecanla beklediğim Robot Archie’nin serüvenini yolda okurken siyasal kaygıları da unutuyorum.

Babam Demokrat İzmir gazetesini alır almaz almaz yutarcasına okuyor. Ben de sıramı bekliyorum. Bazen ilk sayfadaki çerçeveli başyazı sütunu boş oluyor; bazen de baş sayfanın ya da içerdeki bazı sayfaların yarısı boş oluyor. Sansürün anlamını da, Demirkırat demokrasisini de daha 9 yaşımda öğrenmiş oluyorum.

Babama siyasal gelişmeler üstüne sorular yöneltip bunaltıyorum. Annem telaşlanıyor, “Oğlum, sakın ha!” diyor, “Okulda, sokakta partilerden konuşma!”

Ne ilginçtir ki annemizin sözünü hep tuttuk. Nasıl tutmayalım ki çocuklardan babalarına ulaşacak bir söz kısa yoldan Demirkıratların bir adamına giderse memur babam da yeni geldiğimiz kentten uzak bir ilçeye sürülür. Zar zor geçindiren bir aylığı da ev taşıyan kamyoncuya gider.

Daha da kötüsü her yıl yeni okula kayıt derken, dönem arasında da yeni bir okulda yeni öğretmen, yeni okul düzeni, taşınma sırasında geri kaldığımız dersleri yetiştirmek için çalış babam çalış… Geride bırakılan arkadaşlara duyulan iç yakıcı özlem… Üstelik yeni okulda, yeni mahallede arkadaşlar edininceye dek futbol takımına da almazlar.

Ya bir de babamı içeri tıkarlarsa! Olmaz demeyin hepsi bir küçük müzevirliğe bakardı. Boş çıkan o sütunların yazarı gazetecileri içeri atanlar benim Köy Enstitülü babamı içeri tıkamazlar mı hiç?

Uşak’tan taşınmamıza az kalmıştı. Babam o akşam eve telaşla geldi, öfkeliydi, ama sövmüyordu, daha doğrusu her şeyi içine atmak zorundaydı. Sanki bahçe içindeki evden ses uzaklara gidecekmişçesine alçak bir sesle anlatıyordu, istasyonda İsmet Paşa’nın başına taş atıldığını.

İşte o akşam daha iyi öğreniyordum Demirkırat demokrasisini. Hasan Hilmi Bey İlkokulunun ikinci katına çıkarken gıcırdayan tahta basamaklı merdivenin ilk sahanlığına geldiğimde hep Yunan Başkumandanı Trikupis’e çarpacak gibi olurdum. Birkaç basamak yukarda da İsmet Paşa’yı görürdüm. Öğretmenimiz öyle anlatmıştı. Esir alınan Trikupisişte o sahanlıkta uzatmıştı kılıcını Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa’ya!

Düşmanı kovarak Uşak’a girmiş olan Paşa’nın başına şimdi taş atılıyor, kanı akıtılıyordu.

O zamanlar yalnızca öfkeleniyordum; ama sonraları öğrendim ki başların yarılması da, gazeteleri boş sayfayla çıkması ve gazetecilerin içeri tıkılması da hep demokrasiden sayılırmış! Aradan 53 yıl geçti. Ben o demokrasiyi de, düşünce özgürlüğünü de daha göremedim.

Şimdi mi? Ev imamlarını bekliyorum, belki de demokrasiyi getiriler diye; ancak pek de umutlu değilim. Valilerin, polis müdürlerinin, yargıçların ve hatta komutanların üstünde yetkiye sahip olan Humeynici “Cuma İmamları” gibi ellerinde fetvalarla gelebileceklerini sanmıyorum.

Onlar gelmeyince de bu yarım yamalak “demokrasi”den asla kurtulamayacağız; ruhlarımız huzura ermeyecek! Baksanıza İran İslam Devrimi yıldönümünden 2 gün sonra İran’a gidip Devrimin Dini-Ruhani-Siyasi Lideri Hamaney’in karşısında bir sedire oturan Devlet Büyüğü de “Kaygılıyım” demekten kendilerin alamıyorlar. Herhalde kendileri de bizden iyi biliyorlardır, yerinde izlediklerine göre devrimin sonuçlarını.

18 Mart 2011 Cuma

Çanakkale Zaferi'nin 96. Yıldönümünde Atatürk'ten Emperyalizm Tokatlama Dersleri!



“Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.” 
İngiliz Generali Aspinal Oglander 


Bugün, tarih 18 Mart 2011; Çanakkale Zaferi’nin 96 yıldönümü… Daha doğrusu, Türk ulusunun “emperyalizmi” ilk kez tokatlamasının 96. yıl dönümü…  

96 yıl önce bugün, Çanakkale’yi geçerek Anadolu’nun kilidini kırmak isteyen emperyalizm, tarihindeki ilk büyük tokadı Türk ulusundan yemiştir. Çok daha önemlisi, aynı emperyalizm, daha Çanakkale’deki “Osmanlı tokadının” acısı çıkmadan Anadolu’ya saldırmış, ama bir kere daha Türk ulusunun okkalı bir tokadıyla karşılanmıştır. 

Anlayacağınız, Türk ulusu, eli kanlı emperyalizmi 4 yıl içinde tam iki kere tokatlamıştır. 

Emperyalizm, o gün bugündür bu tokatların acısını unutmamıştır, unutamamıştır ve o gün bugündür “bu ulustan” o tokatların acısını çıkarmaya çalışmaktadır. 

Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı, bir taraftan dosta düşmana eli kanlı emperyalizmin de tokatlanabileceğini gösterirken, diğer taraftan ise emperyalizmin nasıl tokatlanacağını gösteren “bir adamı” tarih sahnesine çıkarmıştır. O gün bu günüdür, emperyalistlerin korkulu rüyası olan o adamın adı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ceyhun Atıf Kansu’nun ifadesiyle, “Kurtuluş Savaşı Ustası” Mustafa Kemal Atatürk… 

Emperyalizm, onun adını silmek, onu unutturmak için çok uğraşmıştır. Diğer mazlum ulusların da “Kurtuluş Savaşı Ustasından” esinlenmelerini engellemek için çok çaba sarf etmiştir.

Çanakkale Zaferi’nin 96. yıl dönümünü kutladığımız bu gün, hayretle ve ibretle emperyalizmin bu çabalarının nasıl büyük bir sonuç verdiğini görmekteyiz. 96 yıl önce, Çanakkale’de emperyalizmi tokatlayan adamın adını ağza almak bugün neredeyse “suç” haline geldi. Emperyalizmin paralı ve gönüllü işbirlikçileri, “Atatürksüz bir Çanakkale Savaşı tarihi” yazmak için bir hayli yol kat etti. Gençlerimiz, emperyalizmin gönüllü hizmetkarı durumundaki bir cemaatin “Çanakkale’ye yaptığı hurafe gezileri” sonunda kandırıldı. Çanakkale Savaşı’nın gerçek kahramanı, emperyalizmin korkulu rüyası Mustafa Kemal Atatürk’ün yerini neyidiğü belirsiz “Yeşil Sarıklılar”, “Beyaz Gömlekliler”, “Uzun Sakallılar” aldı. Neredeyse her ayetinin sonu, “Aklını çalıştıranlar için bunda büyük hikmetler vardır” diye biten İslam’ın temel kaynağı Kuran “yalana, dolana, hurafeye” alet edildi.

Anlayacağınız emperyalizm, kendisine yüzyılın başında iki tokat adamdan, o tokatların acısını çıkarma noktasına geldi. Ancak emperyalizmin asıl amacının, kendisini tokatlayan “o adamın” adını unutturarak, yüz yıl kadar önce o adamın liderliğinde “bağımsızlık” ve “çağdaşlık” bayrağı açan “o ulustan” intikam almak olduğu asla unutulmamalıdır.

Şimdi gelin, Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine inat, Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk’ü hatırlayalım. Bunun için, Atatürk’ün Çanakkale’de bulunduğu sürede “neler yaptığını” öğrenelim; hem de gün gün... 

ATATÜRK’SÜZ ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ YAZILAMAZ

İşte Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk…
 Okuyun, inceleyin, düşünün ve elinizi vicdanınıza koyarak karar verin… 

« I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Atatürk, “Avrupa’daki rahatını” bırakarak “vatan ve millet borcunu ödemek için” adeta “gönüllü” olarak Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Atatürk, Kasım 1914’te, Başkomutanlık Vekaleti’ne müracaat ederek cephede aktif bir göreve getirilmek istemiş, ancak kendisine, “Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ateşemiliterliği’ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” cevabı verilmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Aralık 1914’te Sofya’dan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya bir mektup yazarak cephede aktif görev alma isteğini yenilemiştir: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ateşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz.” Atatürk, o günlerde içinde bulunduğu “ruh halini” ve kafasındaki “planları” sonradan Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: “O günlerde neler çektiğimi anlatamam. Gerekirse bir er gibi herhangi bir cepheye katılmaya karar vermiştim. Onun için Sofya’daki evimin eşyalarını, Fethi Beyi arkadaşımla anlaşarak elçiliğe taşıttım. Hemen hareket edebilmek üzere küçük bir bavul hazırladım. Artık evi de bırakmak üzere iken, ‘İsmail Hakkı’ imzalı bir telgraf aldım. İmzanın üstünde, ‘Harbiye Nazır Vekili’ yazılı idi. ‘On dokuzuncu Tümen Komutanlığı’na tayin buyruldunuz. Hemen İstanbul’a hareket ediniz’ Ben bu telgrafı aldığım vakit Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sarıkamış Savaşı’nı yapıyordu…” Yani Atatürk, isteseydi pekala kanlı Çanakkale Savaşı sırasında Sofya Ateşemiliterliği’ne devam edebilir ve ilerde “Çanakkale Savaşı sırasında neden cephede değildin?” diye soranlara da -Enver Paşa’dan gelen telgrafları göstererek- “Ben cephede aktif bir görev almak istedim, ama Enver Paşa kabul etmedi!” diye cevap verebilirdi. Ama gerçek bir “vatansever” olan Atatürk “gelme, orda kal!” telkinlerine karşın, adeta “zorla” kendisini cephede aktif bir göreve tayin ettirmiştir. Gerçek “kahramanlık” ve “vatanseverlik” bu olsa gerekir: Bilerek, isteyerek, ölümün kucağına atlamak… Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki “kahramanlığı” bir yana, sadece bu davranışı bile, onun “nasıl bir kahraman” ve “nasıl bir vatansever” olduğunu anlamaya yeter de artar bile… 

« Atatürk, kendi ısrarları üzerine, 20 Ocak 1915’te, Esat Paşa komutasındaki, 3. Kolordu’ya bağlı, Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığı’na atanmıştır.

« 20 Ocak 1915’te İstanbul’a gelen Atatürk, atandığı 19. Tümen hakkında bilgi almak için temaslara başlamıştır. Bu sırada, o günlerde Sarıkamış’ta büyük bir bozguna uğrayanEnver Paşa ile görüşmüştür. Atatürk, yıllar sonra, o görüşmeyi ve sonrasında yaşananları Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: “Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver, biraz zayıflamış, rengi solmuş bir halde idi. Söze ben başladım: ‘Biraz yoruldun’ dedim. ‘Yok, o kadar değil’ dedi. ‘Ne oldu?’ ‘Çarpıştık, o kadar!’, ‘Şimdiki durum nedir’, ‘Çok iyidir!’ dedi. Kendisini üzmek istemedim. Konuşmayı görevim üzerine çevirdim. ‘Teşekkür ederim, beni numarası on dokuzuncu olan tümene kumandan tayin etmişsiniz. Bu tümen nerededir?’ ‘Ha, evet… Belki bunun için Erkan-ı Harbiye ile görüşseniz ile görüşseniz daha iyi bilgi edinirsiniz’. Enver’i çok yorgun ve kafası işlerinde görüyordum. Sözü uzatmadım. ‘Peki o halde fazla rahatsız etmeyeyim’ dedim. Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye’sine gittim. Gerekenlere kendimi şöyle tanıtıyordum: ‘On dokuzuncu Tümen Kumandanı Mustafa Kemal…’ Hepsi şaşıyordu! Böyle bir tümenin var olduğundan haberi olana rastlamadım. Sonunda bir akıllı dedi ki: ‘Belki böyle bir tümen Liman von Sanders’in ordusunda bulunmaktadır. Bir defa onu görseniz…’ Von Sanders’in kurmay başkanı Kazım Bey’in bürosuna giderek durumu anlattım. Kazım Bey: ‘Bizim dislokasyonumuzda böyle bir tümen yoktur. Fakat olabilir ki, Gelibolu’da üçüncü kolordu yapmakta olduğunu bildiğimiz bazı yeni teşkilat arasında yeni bir tümen kurmayı tasarlamıştır. Bir defa oraya kadar gitseniz. Kazım Bey, ‘Bununla berber hareketimizden önce sizi kumandan paşaya tanıtayım’ dedi.” Bunun üzerine Atatürk, Liman von Sanders ile tanışmıştır. Bu Alman Mareşali, Atatürk’ü nezaketle karşılamıştır. Bulgarların durumunu merak eden Mareşal, Atatürk’e kibar bir tavırla: “Bulgarlar hala harbe girmeyecekler midir?” diye sormuş, Atatürk, “Benim görüşüme göre henüz girmeyeceklerdir” diye cevap vermiştir. Mareşal“Niçin?” diye sorunca, Atatürk, “Benim anladığıma göre Bulgarlar iki ihtimalden biri anlaşılmadan harbe girmezler. Biri, Almanya’nın başarı kazanabileceğine inandırıcı deliller görmedikçe, ikincisi de, harp kendi topraklarına temas etmedikçe” diye cevap vermiştir. Bu cevaba sinirlenen Mareşal, sağ yumruğunu sıkıp havaya kaldırarak, “Bulgarların Alman başarısına güvenleri yok mu?” diye sormuştur. Bu öfkeli soruyu Atatürk gayet sakince, “Hayır ekselans!” diye cevaplamıştır. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan Liman von Sanders, “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, bir şey anlamamış gibi bakmıştır. Bu sırada Mareşal, “Nasıl olur. Alman başarısına güvensizlik? Nasıl olur bu?” diye söylenince, Atatürk,“Öyle efendim!” diye diretmiştir. Bunun üzerine Mareşal Sanders, dikkatlice Atatürk’e bakarak, “Sizin fikriniz nedir?” diye sormuştur. Her ne koşulda olursa olsun muhatabının yüzüne gerçeği, sadece gerçeği söylemeyi ilke edinmiş olan Atatürk, biraz düşündükten sonra, kendinden emin, “Bulgarları düşündüklerinde haklı buluyorum” demiştir. Yarbay Atatürk’ün bu cevabı, Mareşal Liman von Sanders üzerinde adeta “şok etkisi” yapmıştır. Bu sözler üzerine ayağa kalkan Mareşal, Atatürk’e, “Çıkabilirsiniz!” demiştir.

« Atatürk, Çanakkale Savaşı’na “yarbay” olarak başlamıştır, fakat beş hafta sonra 1 Haziran 1915’te “albay” olmuştur.

« 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelen Atatürk, 19. Tümeni kurma çalışmalarına başlamış, 25 Şubat 1915’te, Tekirdağ’daki 19. Tümen Komutanlığı, Maydos (Eceabat)’a nakledilmiş ve Atatürk, 19. Tümen ve Maydos Bölge Komutanlığı’na getirilmiştir. (19. Tümene ek olarak, 9. Tümen’in 2 piyade alayı bazı topçu birlikleri de Maydos Bölge Komutanlığı emrine verilmiştir.)

« 23 Mart 1915’te Maydos Bölgesi Komutanlığı genişletilerek, “Müstehkem Mevki Rumeli Bölgesi Komutanlığı” adını almış ve komutanlığına Albay Halil Sami Bey getirilmiştir. Atatürk’ün komuta ettiği 19. Tümen, ordu yedeğine alınarak 3. Kolordu Komutanlığı’nın emrinde yine Maydos’ta bırakılmıştır. 24 Mart 1915’te Atatürk, bir aydır devam ettirdiği Maydos Bölgesi Komutanlığı’nı Albay Halil Sami Bey’e bırakarak 19. Tümen Komutanlığı’na dönmüştür.

« 18 Nisan 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Çanakkale’ye yeni atanan Mareşal Liman von Sanders’in komutasındaki 5. Ordu’nun “yedeğine” alınarak Bigalı köyüne gönderilmiştir. Böylece Atatürk, Maydos’tan Bigalı’ya geçmiştir.

« Çanakkale Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunun başındaki Alman General Liman von Sanders, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının, Saroz Körfezi ve Anadolu kıyılarından, özellikle Bolayır’dan yapılacağını düşünürken, Yedek Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının Anafartalar bölgesinden; Alçıtepe ve Kocaçimen’den yapılacağını belirtmiştir. Gelişmeler, Atatürk’ü haklı çıkarmıştır.

« 25 Nisan 1915’te İngiliz, Fransız ve Anzak birlikleri Çanakkale’ye sabaha karşı Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma yapmaya başlamıştır.Seddülbahir’e çıkan düşman, kıyı topçusunun yoğun ateşi ve kuvvetlerimizin karşı taarruzuyla durdurulmuş, Kumkale kıyılarından yapılan çıkarma gelişememiş,Arıburnu’na çıkan düşman ise, Atatürk komutasındaki birliklerce geri püskürtülmüş ve bozguna uğratılmıştır. Çanakkale’ye 25 Nisan 1915’te, saat 05:30 civarında ayak basan düşman çıkarma birlikleri, 09:45’te karşılarında Atatürk’ü ve 57. Alayı bulmuşlardır. 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarma başladığında Çanakkale Bigalı Köyü doğusunda Değirmenlik mevkiindeki karargahında bulunan 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, çıkarmayı haber alıp, (Maltepe’deki 77. Alay ve 9. Tümenden aldığı raporlarla), harekete geçmeden önce, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na saat 07:00’da şu raporu yazmıştır: “Kabatepe ile Arıburnu arasında karaya çıktığı öğrenilen düşman kuvveti, henüz anlaşılamadı. Düşmanın Kocadere batısındaki sırtları işgal etmesine meydan vermemek için 57. Alay ve bir dağ bataryasını şimdi o tarafa hareket ettiriyorum. Düşmanın kuvvet ve durumunu anlamak, ona göre gerekli tedbirleri almak üzere Tümen Kurmay Başkanını karargaha bırakarak bizzat oraya gidiyorum. Büyük kısmını kullanılmasını gerektirecek bir hal olunca tümenin başına geleceğimi arz ederim”. Bu raporu yazdıktan sonra, inisiyatif kullanarak, 07:45’de karargahından hareket etmiş ve 57. Alayla birlikte saat 09:40’da Kocaçimen’e varmıştır. “Bu güzergahta yol yoktu. Arazi sarp ve derin derelerle kesilmişti. Her tarafı yüksek ve çok sık fundalıklar sarmıştı. Tüm çabalara karşın yaklaşma yürüyüşü biraz gecikti. Saat 09:40 sularında Kocaçimen tepesine ulaşıldı. Asker bir hayli yorulmuş ve yürüyüş kolunun derinliği de uzamıştı.” Atatürk Kocaçimen tepesinde yaklaşık 10 dakika 57. Alayı dinlenmeye bırakarak kendisi atına atlayıp sarp araziden Conkbayırı’na gitmiştir. Buraya geldiğinde, 27. Alay 2. Taburun “Balıkçı Damlarındaki” savunma müfrezinden arta kalan erlerin, 261 rakımlı tepeye (Conkbayırı’nın güneyindeki platonun üzerinden kuzeye) doğu geri çekildiklerini görmüştür. İşte tam o an atından inen Atatürk, düşmandan kaçan Türk erlerinin tam önünde durarak o ünlü “düşmandan kaçılmaz” konuşmasını yapmış; kaçan erlere süngü taktırıp yere yatırarak, bozguna uğramış bir birlikten arta kalanlardan bir savunma hattı kurmuştur. Ve habercileri aracılığıyla 57. Alay komutanına hızla bölgeye intikal etmesi emrini ermiştir. Bu emri alan 57. Alay’ın öncüleri saat 10:00 sularında Conkbayırına varmışlardır. Balıkçı Damlarından kaçan Türk ordusunun yeniden savaş durumuna geçtiğini gören düşman kuvveti neye uğradığının şaşkınlığını yaşarken yetişen 57. Alay ve 8. Tabur düşmana saldırmıştır. Atatürk komutanlara verdiği emirde: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” demiştir. Karaya çıkan Anzaklar sekiz taburdan fazladır Hemen süngü taktırarak düşmana saldırı emri veren Atatürk kendisi Conkbayırı’ndan hareketi yönetmiş; sağdaki ve soldaki birliklerle bağlantı kurmaya çalışmıştır. Atatürk anılarında Conkbayırı’ndaki o mücadeleyi “Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.” sözleriyle anlatmıştır. Conkbayırı sırtlarında yaşanan boğaz boğaza çatışma sonunda 57. Alay’ın neredeyse tamamı şehit olmuş, ama düşman çıkarması da sonuçsuz kalmıştır. Atatürk’ün ifadesiyle “kazandığımız an bu andır.” Yarbay Atatürk, tümeninin diğer alaylarını da bölgeye getirip 27.Alay’ı da emrine aldıktan sonra saat 16:00’da yeniden karşı taarruza geçmiştir. Atatürk, 15.000 kişilik düşman kuvvetine 5.000 kişilik bir kuvvetle direnmiş ve düşmanı geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Atatürk, taarruzlara gece de devam etmiştir. Atatürk, yönettiği, 25 Nisan 1915 taarruzunu, gece saat 10:00’da 3. Kolordu Komutanlığı’na çektiği telgrafta şöyle anlatmıştır: “Sağ kanatta Alay 57, sol kanatta Alay 77, Alay 27, Arıburnu istikametinde taarruz etmektedir. Düşman mavnalara binip kaçmaya başladı. Umum cephede düşmana taarruz ve (düşmanı) takip ediyorum. Sağ kanatta taarruz eden Alay 57’yi Alay 72’den bir taburla takviye ederek hücuma sevk ediyorum.” Son zamanlarda Cumhuriyet tarihi yalancıları, “Atatürk’ün Conkbayırı’na geç geldiğini” iddia etmeye başlamışlar, hatta bu iddialarına bazı üniversite hocalarından da taraftar bulmuşlardır. Ancak, elimizdeki belgeler ve anılar, bu iddiayı çürütmektedir. 25 Nisan çıkarma günü “ordu yedeği” olan Atatürk’ün 19. Tümenine saat 07:00’de hiçbir emir gelmemişti. Rütbesi yarbay olan Atatürk, Kolordu Komutanlığı’nın emri olmadan, emrindeki kuvvetlerin yerini değiştirme yetkisine sahip değildir. Bu alaylar, Liman von Sanders’in elindeki tek yedek kuvveti oluşturuyordu ve eğer onlar ateş hattına sürülürse, müttefikler başka bir noktaya daha çıkarma yaptıkları takdirde üzerlerine gönderecek kuvvet kalmamış olacaktı. İşte Atatürk, bütün bu tehlikeleri göze alarak, inisiyatif kullanarak 57 Alay ile bir dağ bataryasını ve Sıhhiye müfrezesini Kocaçimen tepesine doğru hareket ettirmiştir. Saat 07:00 civarlarında Anzakların Conkbayırı civarına saldırdıklarını haber alan Atatürk, hazırlıklardan sonra saat 07:45’de Bigalı deresinden Kocaçimen tepesi istikametine hareket etmiştir ve saat 09:40 civarında Kocaçimen tepesine gelmiştir. Bu yürüyüş iki saat kadar sürmüştür. 57, bir dağ bataryası ve bir Sıhiye müfrezesinin, derin derelerle kesilmiş, inişli çıkışlı ve fundalıklı sarp arazide daha hızlı hareket etmesi mümkün olmamıştır. “Yolda duraklama yok, araziyi bilmemek gibi bir durum yok, kendisinden önce düşmanla muharebeye giren birliklerin pozisyonu biliniyor. Üstelik boş kalan ve kritik olan düşman hedefleri, yani asıl ihraç noktası ve asıl hedef olan Kocaçimen silsilesi tespit edilmiş. Tüm bunlar Mustafa Kemal tarafından saptanmış. En azından olan bitenin farkında. Kendisinden ihtiyat tümeni olan 19. Tümen’den bölgeye bir tabur göndermesi istenmişken, kendisi takviyeli bir alayla yola çıkmıştır. Takviyede bir dağ bataryası, öbür iki alay 72 ve 77 Alaylar hareket etmemiş, önden de süvari bölüğü, sıhhiye bölüğü ve baştabibi bulunmaktadır. Bunlar hep Mustafa Kemal’in doğu yerde ve doğru zamanda bulunduğunu kanıtlayan yan unsurlardır. (…) Gereksiz polemik bu noktada araziyi tanımayanlar tarafından ortaya atılan savlarla yanlışlıkla başlıyor. Bu platonun bir ucunun 600 metre civarında olduğu meyilli yamaçları da dahil olmak üzere çok net anlaşılıyor. Ancak 261 Rakımlı tepe meselesine topografik olarak bakılmadığı için sanki bir 10, 20 mwtrw tepeymiş gibi yorumlanıyor Bu durumda şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Sanki düşman önünden kaçan askerlerin işaret ettiği 261 rakımlı tepe, askerin varmış olduğu Conkbayırı zirvesindeymiş gibi bir anlam çıkmaktaysa da bu hatalıdır. Yani, Mustafa Kemal Anzakları, platonun merkezinin güneyinde karşılamıştır. Öte yandan eğer düşman 261 rakımlı tepeye çıkmış olsaydı karşısındaki birliğin kaç bölük olduğunu görecekti ve hemen alayla taarruzda tereddüt etmezdi. Oysa yamaçta oldukları için platoya hakim olamamaları nedeniyle, düzlükteki Türk birliklerinin sayıca kendilerinden ne kadar az olduğunu tahmin edememişlerdir. İşte durumlarının asıl nedeni budur. Mustafa Kemal, ‘Kazandığımız an bu andır’ derken, bu nedenle çok doğru teşhis koymuştur. Bu hiç kuşkusuz bir tesadüftür. Ama unutulmasın ki savaşlar çoğu kez tesadüf muharebeleriyle zafere giden yolla taçlanırlar. Siper muharebeleri bundan sonra başlayacaktır ve artık savaşın tekniği bundan sonra platoda görülecektir. Bu da ‘taarruz, taarruz..’dur. İşte Mustafa Kemal’i, öteki tümen komutanlarından ve üst komutanlarından ayıran önemli özelliği bu öngörü yeteneğidir. Strateji, taktik dehası olduğu hem sonraki muharebelerde, hem de Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkacak, geleceğin başkomutanı olacak subayın doğuş anı da burasıdır.” Çanakkale Savaşı uzmanı Erol Mütercimler, “Gelibolu” adlı kitabında Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarında büyük başarı gösterdiğini şöyle ifade etmiştir: “Mustafa Kemal, inisiyatif kullanarak muharebenin gidişini değiştirmiştir. Savaş tarihine baktığımızda muharebe alanlarında deha olarak adlandırabileceğimiz komutan sayısı çok azdır. İngilizlerin şanssızlığı, Yarımada’da böyle birisine rastlamış olmasıdır. Bu olayın ardından iki kez daha ‘yarbay’ gibi küçük bir askeri rütbeye sahip subayın generaller savaşının yönünü değiştirmesine tanık olacağız. Çünkü tepeden dürbünüyle çevreyi seyretmek olanağını bulduğu kısacık aralıkta Liman von Sanders başta olmak üzere öteki yüksek rütbeli komutanların göremedikleri gerçeği Yarbay Mustafa Kemal bir anda kavramıştı.” Çanakkale Savaşı uzmanı İsmet Görgülü, “On yıllık Harbin Kadrosu” adlı eserinde, Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarındaki başarısını şöyle anlatmıştır: “…Saat 09:30’da Ordu yedeği olan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, inisiyatifini kullanarak Kocaçimen bölgesine getirdiği 57. Alay ile, düşmanın kuzey yanından taarruz etti. Düşman ilerlemesi durduruldu. Yarbay Mustafa Kemal, düşmana taarruz etmek için Ordu Komutanından gerekli izni almayı bekleseydi, düşman muharebenin ilk saatlerinde, bölgenin en hakim tepeleri olan Conkbayırı ve Kocaçimen’i ele geçirecek ve Boğaz yolunu açmış olacak, Seddülbahir’i de savunan Türk kuvvetlerini de kuzeyden kuşatmış olacaktı. Aynı zamanda düşmanın çıkarma yaptığı Arıburnu ve Seddülbahir bölgelerine, muharebenin ilk gününde müdahale edebilecek mesafede Türk birliği bulunmadığından (M. Kemal’in tümeni hariç) Mustafa Kemal’in bu tarihi müdahalesi olmasaydı Çanakkale Muharebeleri, 25 Nisan günü kaybedilebilirdi.”

« Atatürk, 25 Nisan 1915’teki Arıburnu taarruzunda gösterdiği başarıdan dolayı “Arıburnu Kuvvetler Komutanlığı”na getirilmiş ve 25 Nisan 1915’ten 16 Mayıs 1915’e kadar bölgedeki tüm kuvvetleri tek başına komuta etmiştir. “Atatürk, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!..

« 25/26 Nisan 1915’te düşman Arıburnu ve Conkbayırı’ndan yeni çıkarmalar yapmış ve her seferinde karşısında Atatürk’ün komutasındaki Mehmetçiği bulmuştur. Örneğin, 26 Nisan tarihinde Conkbayır’na yapılan taarruzu Atatürk, daha sonra Kemalyeri diye adlandırılacak yerden yönetmiş, Kanlısırt-Kırmızısırt hattında düşmana ağır kayıplar verdirerek, düşmanı kıyıya çekilmeye zorlamıştır. Atatürk anılarında, “Diyebilirim ki benim için en kritik durum 26 Nisan günü idi” demiştir. Şüphesiz bunun bir anlamı vardır. Tümen cephesinin asıl yükünü çeken 57. ve 27. Alaylar , kendilerinden sayıca ve silahça çok üstün durumdaki düşmanla savaşmaktan yorgun, aç ve uykusuz düşmüşlerdi. Birkaç gece üst üste hücum üstüne hücum etmişlerdi. Atatürk, “En kritik dönem 26 Nisandı” derken birliklerinin çok hırpalanmış ve güçsüz duruma düşmüş olduklarını ifade etmek istemiştir. Müttefik güçlerin 26 Nisan sabahı yaptıkları saldırıda 57. Alay’ın geri kalan askerleri de ya “şehit” ya da “sağır” olmuşlardı. 19. Tümen Komutanı Atatürk, 26 Nisan akşamı verdiği emirde, “Bütün birliklerin bulundukları kıtaları tahkim etmelerini, muharebe hazırlıklarını tamamlamalarını, Kocadere köyünden tümen cephane dağıtım yerinden gerekli ikmalin erkenden yapılmasını, erlerin sıcak ve kuvvetli yemekle doyurulmasını…” istemiştir.

« Bu başarılarından dolayı 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 27 Nisan 1915’te, Atatürk’e, bir kutlama telgrafı çekmiştir: “Başarınızı kutlarım. Raporlarınızı Başkomutanlık Vekaleti Yüksek Makamına arz ediyorum… Emrinize verilen 33. Alay’la birlikte düşmanı denize dökünüz. Donanmamız bizi ateşle destekleyecektir. Tanrı’nın yardımı bizimledir.” Esat Paşa, 30 Nisan 1915’te bir kere daha Atatürk’e kutlama telgrafı çekmiştir: “Geceli gündüzlü devam eden harbi, başarı ile yöneterek her an bir başka surette belirmekte olan fedakar hizmetlerinizin devamını bekler, sizi yürekten kutlarım.”

« Atatürk, Çanakkale’deki başarılarından dolayı 30 Nisan 1915’te Gümüş İmtiyaz Madalyası almış, bunu Altın ve Gümüş Liyakat Madalyaları izlemiştir. (Atatürk’ü günahı kadar sevemeyen Enver Paşa, bu madalyaları herhalde Atatürk’ün mavi gözleri için vermemiştir.)

« 1 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Arıburnu cephesinde düşmana taarruz etmiş, istenen sonuç alınamayınca, Atatürk, 2 Mayıs’ta taarruzu durdurmuştur. Atatürk, muharebe sonunda, yayınladığı emirde: “Bizimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesinlikle bilmelidirler ki bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. Düşmanı denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphem yoktur.” demiştir.

« 9/10 Mayıs 1915’te Arıburnu cephesinin sağ yanından taarruza geçen düşman, Atatürk’ün 19. Tümeni’ne bağlı birliklerce durdurulmuş ve geri püskürtülmüştür.

« 10 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün Arıburnu muharebelerini yönettiği tepeye, 3. Kolordu Komutanlığı’nın günlük emriyle- “Kemalyeri” adı verilmiştir.

« 11 Mayıs 1915’te Başkomutan Vekili Enver Paşa, öğleden sonra 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla birlikte Kemalyeri’ndeki Arıburnu karargahına gelerek cephe hakkında Atatürk’le görüşmüştür.

« 14 Mayıs 1915’te Bombasırtı’nı ele geçirmek isteyen İngilizler, gece saat 01:30’da çok şiddetli bir şekilde, Bobasırtı-Cesarettepesi kuzeyindeki Türk mevzilerine saldırmışlardır. Kanlı süngü çatışmalarından galip çıkan Mehmetçik siperlerini korumayı başarmıştır. Atatürk, Çanakkale Savaşlarına ait anılarını anlatırken Bombasırtı’na ayrı bir önem vermiş, Mehmetçiğin oradaki kahramanlığını ve inancını şöyle ifade etmiştir: “Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”

« 16 Mayıs 1915’te, Edirne Valisi Hacı Adil Bey, Gelibolu Mutasarrıfı Rıfat, Maydos Kaymakamı Rahmi, Keşan Kaymakamı, Gelibolu Jandarma Komutanı’nın oluşturduğu bit heyet, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla beraber Kemalyeri’nde Atatürk’ü ziyaret ederek cephede gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık nedeniyle kendisini tebrik etmişlerdir.

« 17 Mayıs 1915’te Atatürk, Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ayrılarak 19. Tümen Komutanlığı’ndaki görevine dönmüştür. Ayrıca 19. Tümen, Kuzey Grubu Komutanlığı’na bağlanmıştır. Atatürk, Arıburnu Komutanlığı’ndan ayrılırken emrindeki birliklere yazdığı veda yazısında: “23 gün sevk ve idare etmek mutluluğu kazandığım siz demir kitlenin, Tanrı’ya sığınarak yaptığı hücum iledir ki düşmanın 20.000’i aşan kuvveti Arıburnu’nda yok edildi. Yirmi üç günlük ateşli ve kanlı ortak çabalarımız anısının samimi ve temiz duyguyla korunacağından eminim.” demiştir. 25 Nisan’dan 17 Mayıs’a kadar geçen sürede Arıburnu’ndaki bütün kuvvetleri 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk komuta etmiştir. Şimdi ise komutanlık Esat Paşa’ya devredilmiştir. Atatürk, karargahını Kemalyeri’nden Conkbayırı yakınlarındaki bir noktaya kaydırmıştır.

« 17 Mayıs 1915’te Atatürk’e, Arıburnu muharebelerindeki başarısından dolayı padişah adına “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilmiştir.

« 19 Mayıs 1919 taarruzunda Türk ordusu çok büyük bir bozgun yaşamıştır. Enver Paşa, 11 Mayıs 1915’te yaptığı gizli görüşmede verdiği bir direktifle, Alma Liman von Sanders önderliğinde Türk savaş tarihindeki en en ağır yenilgilerden biri olan “19 Mayıs taarruzu” planlanmıştır. Türk tarafı, birkaç saat içinde, 3000’i şehit olmak üzere9000 kayıp vermiştir.

« 23 Mayıs 1915’te, gösterdiği başarılardan dolayı Atatürk’e, Alman İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilmiştir.

« 30 Mayıs 1915’te, Çanakkale Ağıldere’de İngilizlerle şiddetli çarpışmalar yaşanmış, Atatürk’ün komuta ettiği ordular Ağıldere muharebesini kazanmıştır.

« 1 Haziran 1915’te Atatürk albaylığa yükselmiştir. Bu nedenle Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Atatürk’e “tebrik telgrafı” çekmiştir: “Yeni rütbenizi tebrik ederim. Bu terfi, görmekte olduğunuzu büyük ve fedakarane hizmetlerinize karşılık bir mükafat değil, ancak memlekete daha mühim ve ordumuza daha kıymetli hizmetler görebilecek mevkilere erişmek için geçilmesi gereken bir basamaktır”

« 4/5 Haziran 1915’te İngilizlerin gece Arıburnu cephesindeki siperlere saldırmaları üzerine başlayan mücadeleyi, sabaha karşı Düztepe’deki karargahından Tümen cephesine gelen Atatürk yönetmiştir. 19.Tümen birlikleri, işgal edilen siperleri düşmandan geri almıştır.

« 7 Haziran 1915’te Atatürk, Kemalyeri’ne giderek 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla görüşmüş ve tümeni için yeterli miktarda el bombası istemiştir.

« 29 Haziran 1915’te, Başkomutan Vekili Enver Paşa, Şehzade Ömer Faruk Efendi ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Gelibolu’da 5. Ordu Karargahı’nı ve Kemalyeri’ni ziyaret etmişler. Daha sonra da Düztepe’de 19. Tümen Karargahı’nda Atatürk’ü ziyaret etmişlerdir.

« 15 Temmuz 1915’te Atatürk’e başarılarından dolayı, “Takfon” (nikel, bakır, çinko alaşımı) Harp Madalyası verilmiştir.

« 16 Temmuz 1915’te gazeteci, yazar ve şairlerden oluşan bir heyet Gelibolu’ya gelerek 5. Ordu ve 3. Kolordu karargahlarını gezmiştir. Heyet, Cesarettepesi’ne giden yolun düşman kontrolünde olmasından dolayı Atatürk’ü ziyaret edememiş, fakat telefonla konuşarak başarılar dilemiştir.

« 6 Ağustos 1915’te Yeni Zelandalıların Sazlıdere ile Ağıldere arasından Conkbayırı’na doğru ilerlemeye başladıkları anlaşılmıştır. Bu bölgeden gelen silah sesleri üzerine 19. Tümen Komutanı Atatürk, emrindeki 18.27.57. ve 72. Alay komutanlıklarına gece saat 01:10 itibariyle şu uyarı emrini yayınlamıştır: “Genel durum pek önemlidir. Komutanlar ve subaylardan her zamankinden çok olağanüstü uyanık fedakarca çalışma isterim” Atatürk, Enver Paşa, Liman Paşa ve Esat Paşa ile görüş ayrılığı içindedir. Atatürk’ün Esat Paşa ile olan görüş ayrılığının nedenlerini, Hamilton’un, Suvla limanına yaptığı çıkarmanın hemen öncesinde Atatürk ile Esat Paşa arasındaki konuşmalardan anlamak mümkündür. Atatürk bunu “Anafartalar Hatıraları”nda anlatmıştır. Atatürk, düşman kuvvetlerinin Arıburnu’nun kuzeyinden çıkacaklarını üst makamlara üç kez söylemiştir: Kendi komuta yerine ziyarete geldiğinde 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Kazım’a söylemiş; 3 Haziran’da Kuzey Grubu Komutanlığı’na yazmış; 9 Haziran’da da telefonla Grubun Kurmay Başkanı’nı (Kazım Bey’i) arayarak konuyu komutanına (Liman Paşa’ya) anlatmasını istemiştir. Ancak Atatürk’ün bu istekleri, bu bölgeye bir tabur verilmesiyle sonuçlanmıştır. Oysa ki Atatürk işi çok daha geniş çapta düşünmektedir: Arıburnu cephesinin bir komuta altında, bunun kuzeyinin (Arıburnu ve Anafartalar arası) başka bir komuta altında, Kabatepe bölgesinin de başka bir komuta altında bulundurulmasını istemiştir. Bunu 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı’na anlattıktan sona, sorun, 9-12 Haziran arasında yazışmalara konu olmuş ve sonunda Kuzey Grubu Komutanı ile Kurmay Başkanı, Yarbay Fahrettin, Atatürk’ün Düztepe’deki komuta yerine gelerek arazi üzerinde tartışmışlar ve kendilerine göre Atatürk’ü içine düştüğü saplantıdan çıkarmak istemişlerdir! Atatürk’ün yazışmalarında ısrarla önemini vurguladığı Sazlıdere’nin yatağı tam ayaklarının dibinden başlamaktadır. Hemen sağ taraflarında ise Sarıbayır silsilesinin üç önemli tepesi yükselmektedir. Bir süre Düztepe’den altlarındaki manzarayı seyreden Kolordu Kurmay Başkanı düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir” Esat Paşa Atatürk’e dönerek, “Düşman nereden gelecek?” diye sormuştur. Atatürk, eliyle Arıburnu bölgesini göstererek “Buradan!” yanıtını vermiştir ve eliyle Arıburnun’dan başlayarak Kocaçimen tepeye kadar olan alanı göstererek “Düşman buradan hareket edecek” demiştir. Kolordu komutanı gülüp omzunu okşayarak, “Merak etme beyefendi, gelemez!” diyerek karşılık vermiştir. Artık daha fazla konuyu uzatmanın bir işe yaramayacağını anlayan Atatürk, “İnşallah sizin dediğiniz gibi olur” demekle yetinmiştir. Atatürk, Hamilton’un hareket planını doğru tahmin etmiştir. Çanakkale Savaşlarında onun sezgi gücü birkaç kez ortaya çıkmıştır ama buradaki durum farklıdır. Çünkü, sezginin dışında askeri bilgi ve yorum gücü devreye girmiştir. Fakat, sezgileriyle yoğrulmuş askeri bilgilerinden çıkan sonuçların uygulanması için “daha yüksek bir rütbe” gerekiyordu; ama rütbesi buna yeterli değildi. Anzaklar, Suvla’ya bir çıkarma yapıp Sazlıdere yatağından Sarıbayır tepelerine tırmandığında defterine şunları yazmıştır: “6 Ağustos’tan itibaren düşman taarruzları, iki ay önce sorumluluk sahiplerine boşu boşuna açıklamaya çalıştığım şekilde gelişmeye başladığı zaman onların neler hissettiğini bilmeyi çok isterdim. Olaylar, onların kendilerini bekleyen şeylere karşı zihnen hazırlıksız olmak suretiyle, milleti çok büyük tehlikelerle karşı karşıya bıraktığını göstermişti”. Atatürk’ün uyarıları Esat Paşa tarafından dikkate alınmamış bunun sonucunda hem Sazlıdere’den kuzeydoğuya uzanan engebeli arazi savunmasız kalmıştı, hem de Kemikli burnuna doğru uzayan ova, eksik kadrolu üç taburun savunmasına bırakılmıştı. Esat Paşa, Atatürk’ün, Sazlıdere’nin önemi nedeniyle ayrı bir kuvvet tarafından korunması konusundaki ısrarlarına verdiği yanıtta, Arıburnu cephesinin kuzeyinden Tuzla’ya kadar uzanan bölgeyi, yeni oluşturacağı bağımsız bir müfrezenin sorumluluğuna vereceğini bildirmiştir. Ancak bu taburları Alman Bibaşı Willmer komuta edecekti. Atatürk, buna da itiraz etmiştir. Ona göre, Sazlıdere’nin önemi dikkate alınarak buraya kuvvetli birlikler ayrılmalıdır. Atatürk’ün, Tümgeneral Esat Paşa ile yaptığı tartışmada söyledikleri bir bir gerçekleşmiştir: Atatürk, Anzakların geleceği yönü bilmiş, bu hattı tutamayan Türk ordusu onun öngördüğü gibi gerileyip Şahinsırt’a kadar çekilmiş ve Anzak kuvvetleri Türk hatlarının gerilerine sarkmıştır.

« 6/7/8 Ağustos 1915’te İngilizlerin Arıburnu cephesine ve Conkbayırı’na saldırmaları üzerine çok kanlı çarpışmalar olmuştur. Atatürk, 7 Ağustos 1915’te saat 05:05’te, Kuzey Gurubu Komutanlığı’na yazdığı raporda: “Düşman gece yarısından başlayarak topçusuyla şiddetli ateş altına aldığı 18. ve 27. Alay cephelerine, saat 04:30’da hücum etmişse de Tanrı’nın yardımıyla ağır kayıplar verdirilerek hücum sonuçsuz bırakılmıştır.” demiştir.
« 8 Ağustos 1915’te, Conkbayırı İngilizlerin eline geçmiştir. 8 Ağustos sabahı saat 04:00’te solda bulunan Avustralya piyadesi Azmakdere’den Abdurrahmanbayırı’na doğru sağa çark ederek Kocaçimentepesi’ne saldırmıştır. Saldırı sırasında 14. 64 ve 25. Türk Alaylarının askerleri birbirine karışmış, 9. Tümen Komutanı yaralanmış ve 16. Kolordu Komutanı da cepheye gelip düzenleme yapmamıştır. Bu karışıklık içinde Atatürk, emrindeki 10. Alayı Conkbayırı’na koşturmuştur. Bu sırada telefonla orduların içinde bulunduğu karışıklığı Kuzey Grubu Komutanlığı’na bildirmiştir. Conkbayırı’ndaki durum o kadar kritik bir hal almıştır ki, Fahrettin Altay Paşa, Conkbayırı bölgesine “kudretli” bir komutanın tayin edilmesi gerektiğini anılarında şöyle ifade etmiştir: “8 Ağustos öğle vaki durum son derece tehlikeli hale geldi. Derhal Esat Paşa’yı görerek durumun şiddetle kötüye gitmekte olduğunu ve Conkbayırı bölgesine kudretli bir komutanın tayini lazım geleceğini, onun için de Mustafa Kemal Bey’in Kolordu Kumandanı olarak bu bölgeye verilmesini söyledim. Teklifimi uygun buldu, yalnız bilmem neden kendisinin bu teklif ordu komutanıa yapması lazım gelirken bana, ‘Siz bunu ordu kurmay başkanına teklif ediniz..’ dedi. Telefonla Kazım (İnanç) Bey’i buldum. Conkbayırı’ndaki tehlikenin büyümekte olduğunu izah ederek oraya Mustafa Kemal’in Kolordu Kumandanı olarak tayinini teklif ettim. Bu teklifi Esat Paşa’nın yanından yaptığımı da bildirdim. (...) Conkabayırı’ndaki tehlike gittikçe büyüyor ve önüne geçilmez bir hal almaya başlıyordu. Saat 20:00’da tekrar telefonla Kazım Bey’i aramıştım ki, hat kesilmiş, Kazım Bey, Mustafa Kemal’le konuşurken araya girdim…” Atatürk, saat 19:00’da Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa’ya, Conkbayırı bölgesindeki kritik durumu anlatarak 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’i ikaz etmesini istemiştir. Conkbayırı’ndaki durumun iyice kötüleşmesi üzerine, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders adına Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç), Atatürk’ü telefon başına çağırarak “Durumu nasıl gördüğünü?” sormuştur. Atatürk, bu soruya: “Bütün mevcut kuvvetlerin, komutam altına verilmesinden başka çare kalmamıştır!” diye cevap verince, şaşıran Kurmay Başkanı, “Çok gelmez mi?” diye sorunca, Atatürk, “Az gelir!” yanıtını vermiştir. İşte o kritik aşamada Atatürk gece saat 21:45’te Mareşal Liman von Sanders’in emriyle Anafartalar Grubu Komutanlığı’na getirilmiştir. Atatürk, o gece saat 01:30’da Anafartalar Grubu Komutanlığı karargahı’nın bulunduğu Çamlıtekke’ye giderek grubun komutasını eline almış ve 9 Ağustos günü sabahın ilk ışıklarıyla taarruz emri vermiştir. Burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta vardır: 8 Ağustos sabahı saat 09:00’da Anafartalar Grup Komutanlığı’na Saros Grubu Komutanı olan Beylerbeyli Ahmet Fevzi getirilmişti. Peki ne oldu da on üç saat sonra komutan değişti? 8 Ağustos’ta, Liman von Sanders, Kolordu Kumandanı Fevzi, 12. Tümen’in hemen Mestantepe’ye hücum etmesini istemiştir. Bu isteğe Fevzi, “Asker cebri yürüyüşten ve uykusuzluktan halsiz düşmüştür. Bu halde güpegündüz yapılacak bir taarruzdan başarı beklenemez. Yarın dinlenmiş askerlerle ve şafakla birlikte yapılacak bir hücumun başarı şansı çok daha fazladır.” diyerek geri çevirmiştir. Albay Fevzi, daha sonra Liman von Sanders’in bu yöndeki sözlü ve yazılı emirlerini de uygulamayınca Liman Paşa, onu görevden alarak yerine Atatürk’ü getirmiştir. Liman von Sanders anılarında bu görev değişikliğinin nedenini şöyle açıklamıştır: “Albay Fevzi’ye taarruzun akşam güneş battıktan sonra yapılmasını emrettim… Kolordu Komtanı’na gecikme sebebini sordum. Aldığım cevapta çok yorun olan birliklerin halen bir taarruz yapacak durumda bulunmadığını bildiriyordu. Bu nedenle daha o akşam Anafarta civarında toplanan bütün birliklerin komutasını Arıburnu cephesinin kuzey kanadında bulunan 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Bey’e verdim.”

« 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Gurup Komutanlığı’na getirilen Atatürk’ün bu görevi, Çanakkale’den ayrılacağı 10 Aralık 1915’e kadar devem etmiştir. Anafartalar Grup Komutanı olarak emrinde 3 kolordu (2.16.15. kolordular) vardır. Bu, Ordu Komutanlığı niteliğinde bir komutanlıktır. Turgut Özakman’ın da belirttiği gibi,“Çanakkale Savaşı boyunca, Liman Paşa dışında hiçbir komutan, bu kadar uzun zaman, bu kadar çok birliği ve bu kadar geniş bir alanı komuta etmemiştir.” “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!... Evet! Atatürk, 5-10 kişiyi değil binlerce kişilik koca 3 kolorduyu idare etmiştir…

« 9 Ağustos 1915’te Atatürk’ün komutasındaki kuvvetler Anafartalar bölgesinde düşmana saldırmıştır. 9 Ağustos günü hem Conkbayırı Muharebeleri devam etmiş hem de Birinci Anafartalar Muharebesi yapılmıştır. Atatürk, 7. ve 12. Tümenlerin sabaha karşı başlayan taarruzunu, Anafartalar bölgesindeki bir tepeden başından sonuna kadar yönetmiştir. Düşman bozguna uğrayarak kaçmıştır. Taarruz sonrasında Atatürk akşamüzeri Anafartalar’dan ayrılıp Conkbayırı’na hareket etmiştir. Yol üzerinde Çamlıtekke’de, Liman von Sanders ile görüşerek akşam, Conkbayırı ile Suyatağı arasındaki 8. Tümen Karargahı’na gelmiştir. Burada son durumu inceleyerek, 10 Ağustos şafağında yapılacak taarruzun son hazırlıklarını tamamlamıştır. Atatürk, 9 Ağustos Muharebelerini şöyle yorumlamıştır: “Elde edilen esirlerin ifadesinden, yalnız Suvla limanına çıkarılmış, 10. ve 11. Tümenlerden oluşan bir kolordu olduğu ve 7. Tümen ile Kocaçimen mıntıkasındaki diğer tümenlerimizin karşısındaki kuvvetin başlıca Avustralya ve Yeni Zelanda kıtaları bulunduğu anlaşıldı. Düşmanın fevkalade sayı üstünlüğü ve muharebe araçlarının bizimkilerle kıyaslanamayacak derecede çokluğu ve mükemmelliği karşısında bugün kazandığım başarı, amacımı tamamen gerçekleştirmişti. Hakikaten düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle, Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş ve Tuzla gölüne kadar takip edip orada durdurmuştum. 7.Tümen de Damakçılı istikametindeki düşmanın ilerlemiş bazı kısımlarını geriye attıktan başka, Conkbayırı ve Kocaçimen sırtlarına yönelen düşman kuvvetlerini üzerine çekerek orada durdurmuş bulunuyordu. Bu şekilde düşmanın asıl hedefi olduğuna şüphe kalmayan Conkbayırı ve Kocaçimen silsilesine sahip olması ertelenmiş oldu. Conkbayırı elinde bulunan düşman bugün orada faaliyetine devam edebilseydi şüphesiz bizim için vaziyetin düzeltilmesi zor bir şekil alırdı. Fakat bugünkü başarıyla, Conkbayırı düşman elinde kaldıkça bu tehlike bertaraf edilmiş sayılamazdı. Dolyaısıyla 12. ve 7. Tümenlerle başladığım taarruzu durdurmaya ve Conkabayırı tarafında ciddi tedbir almaya karar verdim.”

« 10 Ağustos 1915’te, Atatürk, İngilizlerin 8 Ağustos’ta ele geçirdiği Conkbayırı’na taarruz etmiştir. Atatürk, “Taarruzun Conkbayırı’ndan yapılmasını gerekli buluyordum. Bu taarruza çok fazla önem verdiğim için ve benden önce çeşitli kumandanların burada yaptıkları tearuzlarla sonuç alamadıklarını bildiğim için iş bu yeni taarruzu bizzat başında bulunarak kendim idare etmeye karar verdim” demiştir. Bu karar doğrultusunda, Atatürk ve tüm kurmayları, Çamlıtekke’den Conkbayırı’na doğru atlı olarak hareket etmiştir. Büyük Anafarta kasabasının doğu hizasında tam tepelerinde bir İngiliz uçağı belirmiştir. Yanında bulunanlar hedef oluşturmamak için hemen ağaçların arasına dağılmalarına karşın Atatürk ve yanında bulunan bir asteğmen, hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmiştir. Uçağın takibinde Kurtgeçidi’ne yaklaştıkları zaman Conkbayırı tepesinden ve onun daha kuzeyindeki boyun civarından Anzakların piyade ateşi altında 8. Tümen karargahına ulaşmışlardır. Buraya ulaştığında Atatürk’ün yanında bir tek Süvari Asteğmen Zeki (Doğan) vardır. Kurmaylarından ve yaverlerinden hiçbiri daha gelmemiştir. Yolların olmayışı, arazinin engebeli oluşu, İngilizlerin topçu ateşi ve uçak takibi nedeniyle ancak bir kısmı gece yarısına doğru bir kısmı da ertesi gün karargaha gelebilmişlerdir. Atatürk, sabah saat 04:30’dabaskın şeklinde bir taarruza karar vermiştir. Taarruzda kullanacağı kuvvet, 8. Tümene bağlı 23, 24. ve 47. Alaylardır. Atatürk, anılarında Conkbayırı taarruzu’nun başlamasını şöyle anlatmıştır: “Gün doğmak üzereydi. Çadırımın önüne çıktım. Hücum edecek askeri görüyordum. Oradan hücumun yapılmasını bekleyecektim. Gecenin karanlık perdesi tamamen kalkmıştı. Artık hücum anıydı. Saatime baktım. Dört buçuğa geliyordu. Birkaç dakika sonra ortalık tamamen ağaracak ve düşman askerlerimizi görebilecekti. Düşmanın piyade, mitralyöz ateşi başlarsa ve kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı düzende du8ran askerlerimiz üzerinde bir defa patlarsa hücumun imkansızlığından şüphe etmiyordum.Hemen ileri koştum. Tümen kumandanına rastladım. O da ve her ikimizin refakatimizde bulunanlar beraber olduğu halde hücum safının önüne geçtik. Gayet kısa ve seri bir teftiş yaptım. Önünden geçerek yüksek sesle askerlere selam verdim ve dedim ki: ‘Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.’ Kumandan ve subaylara da işaretimle askerlerin dikkatini çekmelerini emrettim Ondan sonra hücum safının önünde bir yere kadar gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak hücum işaretini verdim. Bütün askerler, subaylar, artık her şeyi unutmuşlar, bakışlarını, kalplerini, verilecek işarete yöneltmiş bulunuyorlardı. Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılıçları ellerinde subaylarımız kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırıyla ileri atıldılar. Bir saniye sonra düşman siperleri içinde gökyüzüne yükselen bir sesten başka bir şey işitilmiyordu. Allah, Allah, Allah…Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı. Boğaz boğaza kahramanca mücadele sonunda ilk hatta bulunan düşman tümüyle imha edildi”. 8.Tümen alaylarınca sadece süngü hücumuyla gerçekleşen bu taarruzda, 4 saat süren kanlı süngü muharebeleri sonunda Conkbayırı’nıın tamamı ele geçirilmiştir. “10 Ağustos’ta saat 04:30’daki, Türk tarafının yalnızca süngüsünü kullanarak yaptığı kanlı taarruz sonucu Kocaçimentepe-Conkbayırı hattı güven altına alınmış, tüm İngiliz ve Anzak birlikleri taarruz gücünü yitirmiştir.” Düşmana çok büyük kayıplar verdirilen bu savaş sırasında General Boldwin ve Kurmay Başkanı’nın öldüğü çarpışmada Atatürk de göğsündeki saate isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanmıştır. Atatürk, Conkbayırı’nı geri aldıktan sonra öğleden sonra 8. Tümen’e veda ederek Anafartalar Grubu Karargahı’na dönmüştür. Resmi kayıtlara göre 5 gün süren Conkbayırı taarruzunda; Türk tarafı 20 bin (Kanlısırt’ta 2 bin, Conkbayırı’nda 12 bin, Anafartalar’da 8 bin 400, 19 Tümen cephesinde 2 bin 600), düşman tarafı ise 25 bin kayıp vermiştir. Yani toplam kayıp 45 bin civarındadır. 10 Ağustos 1915 tarihindeki Conkbayırı taarruzu hakkında,Fahrettin Altay Paşa’nın şu yorumu, Cumhuriyet tarihi yalancılarına kapak olacak niteliktedir: “Mustafa Kemal, 10 Ağustos’ta yalnız İstanbul’un değil, bütün bir memleketin işgalini önlemişti. Artık ümitleri kalmayan İngilizler, iki ay sonra Gelibolu Yarımadasını boşaltıp çekilip gitmeye mecbur kalıyorlardı.”

« 15 Ağustos 1915’te, İngilizler, Kireçtepe yükseklerini denizden ve karadan her türlü silahla dövdükten sonra 54. Tümenlerinden dört taburla saat 15:30’da Aslantepe’ye karşı saldırıya geçmişlerdir. Burada Gelibolu Jandarma Taburu ile 127. Alay’dan küçük bir Türk kuvveti vardır. Tümen komutanın da çok geride olması nedeniyle geç haber alındığından Aslantepe’ye zamanında kuvvet gönderilememiştir ve Kanlıtepe düşmüştür. Bu durumda yerinde duramayan Atatürk, Turşun köyüne, 5. Tümen komuta yerine gitmiştir. Buradan 5. ve 9. Tümenlerden kuvvet göndererek Kanlıtepe’yi geri aldırtmış ve büyük bir tehlikeyi önlemiştir. Burada 17 taburluk İngiliz gücü etkisiz bırakılmıştır.Atatürk, bu günkü savaşta birliklerin en ön çizgilerine gitmek istemiştir. İleriye sürdüğü birliklerden bazılarının bir sırtın başındaki yolu, iki düşman torpidosunun yaptığı ateşler yüzünden geçemeyerek orada tıkanıp kaldıklarını görünce, “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabında yazdığı, “Savaşta yağan mermi yağmuru o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır” sözüne uyarak, kendisi, bu ölüm kusan yolu sıçrayıp geçmiştir. Arkasından da kurmay başkanıyla emir subayları ve sonra da onları gören askerler geçmiştir. “Bu muharebelerde de Mustafa Kemal’in komutanlık niteliğinin öne çıktığını görüyoruz. Daha önce de olduğu gibi önsezi ile 6. Tümeni Turşun dolayına ileri alacağını söyleyip, cephe emirlerini yazdırırken İngiliz taarruzu başlamıştır. Saldırının başlamasıyla yedekleri harekete geçirmesi, olayların gelişeceği noktaları sezinleyerek buralara sürmesiyle rastlantılara egemen olması askeri tarihçilerce iyi bir taktisyen olarak değerlendirilmiştir.”

« 16 Ağustos’ta İngilizler, Anafartalar cephesindeki Kireçtepe’ye taarruz etmiş, Atatürk, ateş hattında 5. Tümen Karargahı’nın bulunduğu 161 rakımlı tepeden savaşı yönetmiştir.

« 1 Eylül 1915’te Atatürk’e, Gelibolu’daki “üstün başarılarından” dolayı Gümüş Liyakat Madalyası verilmiştir.

« Atatürk Çanakkale’de 20 Eylül 1915’te rahatsızlanmıştır.

« Atatürk, 27 Eylül 1915’te Liman von Sanders’e, Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndan istifa edeceğini bildirmiştir. İstifa gerekçesi olarak, Enver Paşa’nın son gelişinde kendisini ziyaret etmemesini göstermiştir. Ancak istifası kabul edilmemiştir.

« 31 Ekimde Enver Paşa, 3 Kasımda Ayan ve Mebusan Meclisi üyeleri Çanakkale’de Atatürk’ü ziyaret etmiştir.

« 7 Kasım 1915’te, İngiliz Savaş Kabinesi Çanakkale’yi boşaltma kararı almıştır.

« 11 Aralık 1915’te Atatürk, İstanbul’a gelirken, onun yerine Anafartalar Grubu Karargahı’na Fevzi (Çakmak) Paşa atanmıştır.

« 19/20 Aralık 1915’te İngilizler, Çanakkale’deki siperleri boşaltarak çekilmeye başlamışlardır.

Atatürk, Çanakkale’den ayrılırken arkasında büyük bit “kahramanlık sayfası” bırakmıştır. Sadi Borak’ın ifadesiyle: “Mustafa Kemal, Çanakkale’deki öyküsü ciltler dolduracak zaferler elde etmiştir. Bu başarıları en gerçekçi biçimde komprime eden, İngiliz Generali Aspinal Oglander olmuştur. General, İngilizlerin Gelibolu Seferi’nin resmi tarihinde diyor ki:

‘Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.’

Sanırım ki, ‘Mustafa Kemal Mucizesi’ bundan daha iyi dile getirilemez. Bu övgünün bir özelliği de Mustafa Kemal’in yenilgiye uğrattığı bir ‘düşmandan’ gelmiş olmasıdır. Çünkü bir lidere kendi yurdunda övgüler yağdıranlar olabilir. Ama bu övgüler, özellikle ordularını ağır yenilgiye uğrattığı ‘düşman’lardan geliyorsa, bunların objektif, gerçekçi ve içtenlikli olduğundan hiç kuşku duyulmamalı.

Yaptığı keşifler sonucunda düşmanda kaçma belirtileri gören Mustafa Kemal, elini kolunu sallaya sallaya düşmanın kaçmasına fırsat vermemek için saldırıya geçilmesini öneriyor, üst makamlar böyle bir çekilişe ihtimal vermiyorlar. Önerisi kabul edilmeyince, zaten aylardır gece gündüz verdiği savaşlarla hasta olan Mustafa Kemal istifa ediyor. Mareşal Liman von Sanders de bu istifayı hava değişimine çeviriyor.”

****

Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte, bu zaferde emeği geçen 3. Kolordu ve Kuzey Cephesi Komutanı Esat Paşa’yı, Güney Cephesi Komutanı Vehip Paşa’yı, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’yı ve Selahaddin Adil Bey’i; Mehmet Çavuş’u ve Seyit Onbaşı’yı ve isimsiz kahramanlarımız Mehmetçiklerimizi saygıyla anıyor, hepsine Allah’tan rahmet diliyorum…

Ve onlara; “Sizin 96. yıl önce Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizme attığınız o tokadı, yeri geldiğinde bizim de atmaya hazır olduğumuzu bilerek, ebedi istirahatgahlarınızda rahat uyuyun…” diye sesleniyorum…


Sinan MEYDAN / 17 Mart 2011, sinanmeydancom.tr.gg
sinanmeydan75@mynet.com