ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177...

26 Nisan 2011 Salı

2011 TÜRKİYE'SİNDE AÇLIĞIN BELGESİ

Kübra açlıktan ölmüş!

Kübra açlıktan ölmüş!


Kübra bebeğin ölüm nedeni önce polis bültenine ’beslenme yetersizliği’ olarak yazıldı.
Samsun’un Tekkeköy İlçesi’nde geçen 17 Ocak tarihinde yaşamını yitiren ve ’açlıktan öldüğü’ haberleriyle kamuoyunun gündemine oturan 2.5 aylık Kübra Nazar Bakırcı’ya, ölümünden 25 gün önce götürüldüğü hastanede ’beslenme yetersizliği’ tanısı konulduğu ortaya çıktı.
Emniyet, olayın basına yansımandan sonra kızın ölümünün kayıtlara 'sehven’ ’beslenme yetersizliği’ olarak geçtiğini açıklamıştı. Samsun Valiliği de benzer bir açıklamada bulunmuştu.
Kübra bebeğin ölüm nedeni önce polis bültenine ’beslenme yetersizliği’ olarak yazıldı. Olayın basın tarafından ülke gündemine taşınması üzerine, aynı günün akşamı Emniyet Müdürlüğü bültene ’sehven’ ’beslenme yetersizliği’ diye yazıldığını, ilgili polis memurunun da görev yerinin değiştirildiğini açıkladı. Valilik’ten konuyla ilgili yapılan açıklamada da ’Açlıktan ölümün’ sadece ailenin iddiası olduğu ileri sürüldü. Hastane ve otopsi raporu basından gizlendi.
Ancak, DHA’nın ele geçirdiği hastane ve otopsi raporunda Kübra bebeğin ölmeden 25 gün önce hastaneye götürüldüğü ve ’malnutrisyon-kistik fibrozis’ (Beslenme yetersizliği) tanısı konulduğu ortaya çıktı. Küçük kıza yapılan ilk otopsi raporunda da midesinin boş olduğu açık bir ifade ile yazıldı. Bunun üzerine ailenin avukatı Yalçın Korkmaz, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ve Maliye Hazinesi’ne 210 bin TL’lik manevi tazminat davası açtı. Avukat Korkmaz, "İş kazası geçirip sakat kalan babaya SGK gelir bağlamamış, devlet de sosyal görevlerini yerine getirmemiştir. Dolayısıyla baba çalışamadığı için Kübra bebek adım adım ölüme gitmiştir" dedi.

HASTANEYE GÖTÜRÜLÜRKEN ÖLDÜ

Samsun’un Tekkeköy İlçesi Cumhuriyet Mahallesi’nde oturan 26 yaşındaki Necla ve geçirdiği iş kazası nedeniyle işsiz olan 30 yaşındaki Murat Bakırcı çiftinin 2.5 aylık bebekleri Kübra Nazar Bakırcı 17 Ocak günü rahatsızlandı. Kübra bebek Samsun Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’ne 112 Acil Servis ambulansıyla götürülürken yolda öldü. Kübra bebeğin hastaneye ölü olarak gelmesi üzerine Cumhuriyet Savcısı, otopsi istedi. Yapılan otopsinin ardından bebeğin kesin ölüm nedeninin tespit edilmesi için alınan parçalar İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Kübra Nazar Bakırcı’nın ölüm sebebi, polis kayıtlarına ’beslenme yetersizliği’ olarak geçti.

BASINDA YER ALINCA ’SEHVEN YAZILMIŞ’ DEDİLER

Olayın basında geniş yer bulup ülke gündemine taşınması üzerine önce Emniyet Müdürlüğü yazılı açıklama yaparak, hazırlanan asayiş vukuat bültenine küçük kızın ölümünün kayıtlara ’sehven’ ’Beslenme yetersizliği’ diye geçtiği ifade edildi. Kısa süre sonra da görevli 2 polis memurunun yeri değiştirildi. Samsun Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada da, minik kızın beslenme yetersizliğinden öldüğü yönündeki iddiayı ailenin ileri sürdüğü kaydedilip, kesin ölüm sebebinin otopsiden sonra belli olacağını açıklandı. Başbakanlık da konuyu yakından takip edip Samsun valiliğinden bilgi aldı.

AÇLIĞIN BELGESİ

Kübra bebeğin ölüm nedeninin belli olması için İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek sonuç beklenirken, DHA Kübra Nazar Bakırcı’nın ölmeden 25 gün önce ailesi tarafından Samsun Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’ne götürüldüğünü ve burada yapılan muayenede ’malnutrisyon-kistik fibrozis’ (Beslenme yetersizliği) tanısı konulduğunu gösteren belgeyi ele geçirdi. Basından gizlenen hastane ve ilk otopsi raporunda açık bir dille ’beslenme yetersizliği’nin vurgulandığı ortaya çıktı. 23.12.2010 tarihinde hastane polikliniğinde muayene edilen Kübra bebeğin çok zayıf olduğu ve ’malnutrisyon-kistik fibrozis’ tanısı konularak, Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi’ne sevk edildiği belirlendi. Ayrıca Kübra bebeğe Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan otopside küçük kızın, ölmeden bir hafta önce kardeşi tarafından düşürüldüğünün belirtilmesine rağmen, ’tüm kafa kaide kemikleri sağlam bulundu’, ifadesine yer verildi. Midesinin boş olduğunun tespit edildiği açık bir dille vurgulandı.

’ÖZELLİKLE FAKİR AİLELERDE GÖRÜLÜR’

Minik kıza Samsun Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde konulan tanıyı değerlendiren, OMÜ Sağlık Yüksek Okulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Doç. Dr. Aliye Özenoğlu, Malnutrisyon’un kötü, yetersiz ve dengesiz beslenme olduğunu söyledi. Özenoğlu şöyle dedi: "Eğer kişi yeterli beslenemiyorsa bu durum oluşabilir, ya da kronik bazı hastalıklar buna neden olabilir. Kistik fibzorist bir kronik metabolizma hastalığıdır. Bu kişilerin aldıkları besinler enzim eksizliği nedeniyle sindirilmeden vücuttan dışarı atılır. Vücut yenilen besinlerdeki vitamin, mineral, proteini alamaz. Malnutrisyon özellikle fakir ailelerde yeterli besin alınamaması nedeniyle görülür."

İKİ KURUMA TOPLAM 210 BİN TL’LİK TAZMİNAT DAVASI

Bakırcı ailesinin avukatlığını yapan Yalçın Korkmaz, Kübra bebeğin ölmeden 25 gün önce rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğünü ve burada ’beslenme yetersizliği’ tanısını konulduğunu söyledi. Korkmaz, minik kızın babası Murat Bakırcı’nın 15 Nisan 2008 tarihinde geçirmiş olduğu iş kazası nedeniyle sağ ayağının bilekten kesildiğini ve çalışamadığını belirterek şunları kaydetti: "Müvekkilime gelir bağlanması için Sosyal Güvenlik Kurumu Müdürlüğü’ne ve SGK İl Müdürlüğü’ne 27.08 2008 tarihinde yapmış olduğumuz müracaata rağmen, kendisine herhangi bir maaş bağlanmamıştır. Aile zor şartlar altında yaşamını sürdürmeye çalışırken, 17. 01. 2011 tarihinde 2.5 aylık bebeklerini kaybetmiştir. Murat Bakırcı, daha önce kızını Samsun Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’ne götürmüş ve burada Kübra bebeğe ’beslenme yetersizliği’ tanısı konulmuştur. Buna göre de tedavi önerilmiştir. Ancak müvekkilim kendisi çalışamadığı için ilkel koşullarda yaşamını sürdürürken, devletin sosyal devlet olmasından kaynaklanan görevlerini yerine getirememesinden dolayı çocuğuna ihtiyaç duyduğu gıda maddelerini alamamış ve kızını kaybetmiştir. Devlet buradaki görevini açıkça ihmal etmiştir. 3 yıla aşkın süredir kendisine gelir bağlamadığı için bu ölüm olayının meydana gelmesinde devletin kusurları bulunmaktadır. Biz de Samsun İdare Mahkemesi’ne Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Maliye Hazinesi hakkında toplam 210 bin TL’lik manevi tazminat davası açtık."

"AÇ İNSANIN MEMESİNDEN SÜT GELİR Mİ?"

Olayın basında geniş yer bulmasının ardından Türkiye’nin her yerinden Bakırcı ailesine yardım yağdı. Samsunlu bir işadamı oturduğu evi tamir ettirdi. Yardımseverlerce eve yeni eşyalar alınıp gıda maddeleri gönderildi. Anne Necla Bakırcı, kızını iyi besleyemediklerini söyleyerek, "İşimiz yok. Zor durumda yaşıyorduk. Bu yüzden kızıma iyi bakamadım. Onu besleyemedim. Aç insanın memesinden süt gelir mi? Bundan sonra dolabım dolmuş neyime. Kızım gitti" diyerek gözyaşı döktü.
Baba Murat Bakırcı da, geçirdiği iş kazası sonrasında işyerine açtığı 501 bin TL’lik tazminat davasının devam ettiğini belirterek, "Bu süre içerisinde SGK bana bir maaş bağlamadı. Bir maaşım olsaydı. Belki kızım ölmeyecekti" diye konuştu.


Haber Kaynağı : 

20 Nisan 2011 Çarşamba

KİMİ KİME KIRDIRIYORSUN?



"Taksim'de bin kişiyi, iki bin kişiyi yürütmek, iki bin genci yürütmek problem değil. Onlar YGS sınavının karşısında tavır ortaya koyduklarını açıklarken, biz de kalkarız onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız."  
Recep Tayyip Erdoğan
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı

BİR DENİZ FENERİ DAVASI VARDI..

Dava 3 yıldır açılamadı..
Dava 3 yıldır açılamadı..
Türkiye’de üç yıl önce açılan soruşturmada henüz dava açılmadı.
Almanya’nın en büyük bağış skandalı davası olan Deniz Feneri e. V. ile ilgili Türkiye’de üç yıl önce açılan soruşturmada henüz dava açılmadı. Türkiye’nin en uzun süreli soruşturmalarından biri haline gelen Deniz Feneri ile ilgili Türkiye’de düğmeye Eylül 2008’de basıldı. Ankara Cumhuriyet Savcıları Nadir Türkaslan ve ekibinin yürüttüğü soruşturma ile ilgili gizlilik kararı bulunuyor.
Almanya’da ilki Eylül 2008’de karara bağlanan, şimdilerde ikinci soruşturması yürütülen Deniz Feneri davası 2008 yılı sonundan bu yana Türkiye’nin gündeminde.
Almanya’da 17 Eylül 2008’de karara bağlanan davada mahkeme tarafından üç dernek yöneticisi Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan’ın hakkında suçu sabit görülmüş ve toplamda 10 yıl 5 ay hapis cezası vermişti. Deniz Feneri e. V’nin malvarlığı ise kamuya devredilmişti. Ancak Almanya’da yürütülen Deniz Feneri soruşturmasında asıl sorumluların Türkiye’de olduğuna ilişkin ciddi bulguların olduğu açıklanmıştı.
Toplam 41 milyon euro bağış toplandığı belirlenirken bu paranın, 17 milyon euro’luk kısmının Türkiye’ye gönderildiği belirlenmişti. Türkiye’ye gönderildiği tespit edilen paradan 8 milyon euroluk kısmın Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’ne aktarıldığı belirlenirken, kalan kısmının akıbeti ise belirlenememişti.
Ön plandaki isimler
Birinci Deniz Feneri e. V. davasının gerekçeli kararında olayın Türkiye boyutunun önemine vurgu yapılırken, asıl faillerin Türkiye’de olduğu vurgulanmıştı. Hapis cezası alan üç dernek yöneticisinin Almanya’da iş başında oldukları ancak tüm yönetim ve kontrolün Türkiye’den yapıldığı açıklanmıştı. Türkiye’de Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’ın isminin ön plana çıktığına işaret edilen gerekçeli kararda Zahid Akman, İsmail Karahan ve Harun Yoldaş’ın da sorumlu olduğu iddia edilmişti. Almanya’da şimdilerde ikinci bir soruşturma daha yürütülüyor. Zahid Akman ve Zekeriya Karaman’ın sanık olarak yargılandıkları ikinci davanın önemli konu başlıklarından birinin de Vakıfbank Frankfurt Şubesi’ndeki para hareketleri olacağı öğrenildi. Birinci soruşturmada da baskına uğrayan şubede ciddi miktarlarda para hareketleri belirlenmişti.
Şirketler kayboldu
Almanya’da soruşturmayı yürüten Kriminal Polis Şefi Alexander Böhm 11 Kasım 2008 tarihli fezlekesinde ikinci Deniz Feneri e. V soruşturması için 12 şirkette arama yapılmasını istiyordu. Arama yapılması istenen şirketler arasında Kanal 7’nin sahibi Yeni Dünya İletişim, Aktif Barter AŞ, Martemsa Gıda Temizlik, Birlik Tekstil, Anadolu Tekstil, Aytaç Dış Ticaret, Haliç Deniz Taşımacılığı, Beyaz Holding gibi şirketler yer alıyordu. Bu şirketlere ilişkin Ticaret Sicil kayıtları incelendiğinde adres değişikliklerine gittikleri görülüyor.
Şirketlerin adreslerinde ise şimdi başka şirketler var. Yine Alman makamlarının basılmasını istediği şirketlerden Birlik Tekstil’e ilişkin Ticaret Sicil gazetesinde hiçbir kayıt yok.
Deniz Feneri e. V. davasında adı sıklıkla geçen Yeni Dünya İletişim şirketi ise tasfiye edilmiş durumda. Ticaret Sicil Kayıtları incelendiğinde Yeni Dünya’da 2007’de sermaye arttırımına gitti, 2008’de ise 14.6 milyon TL’lik sermayenin yüzde 97.2 oranında azaltılması kararı alındı. 2009’da ise Yeni Dünya’nın Kanal 7’yi, Hayat Görsel Yayıncılık AŞ’ye devrederek faaliyetine son verdikleri anlaşıldı. Bu durum, Almanya’daki davanın başladığı tarihten itibaren Yeni Dünya İletişim’in adım adım tasfiyeye sürecine sokulduğunu gösteriyor.
Almanya’ya 2.5 yıl sonra savcılar gitti
9 Eylül 2008: İşçi Partisi’nin suç duyurusu üzerine, Ankara Başsavcılığı Almanya’daki davanın Türkiye’deki bağlantıları hakkında soruşturma başlattı.
18 Eylül 2008: Almanya’daki davada karar açıklandı. Derneğin üç yöneticisi toplam 10 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı.
26 Eylül 2008: Ankara Başsavcılığı, Alman Mahkemesi’nin verdiği kararın Adalet Bakanı aracılığıyla isteneceğini duyurdu. Başsavcılık, 27 Eylül’de soruşturma dosyası ile mahkeme kararının istenmesi için Adalet Bakanlığı’na resmen başvurdu.
7 Ekim 2008: Adalet Bakanlığı dava kararının istenmesi için Frankfurt Başkonsolosluğu’na yazı yazdı.
21 Ekim 2008: Adalet Bakanlığı’nın dosyayı Almanya’dan isteyen talebinin adresine ulaştığı açıklandı.
Yargıtay Başsavcılığı, AKP’nin Deniz Feneri derneğinden para yardımı aldığı yönündeki iddialar üzerine başlattığı incelemeyi 6 Kasım 2008 tarihinde soruşturmaya dönüştürdü.
5 Ocak 2009: Dava dosyasının Türkiye geleceği tarih olarak 5 Ocak verildi. Ancak bu tarihin üzerinden aylar geçmesi gerekecekti.
20 Ocak 2009: Deniz Feneri ile ikinci bir soruşturma yürüten Alman savcının adli yardım talebi Ankara Başsavcılığı’na ulaştı.
13 Şubat 2009: Adalet Bakanlığı, sahte vekâletname düzenlediği iddiasıyla soruşturma açılan İstanbul 10. Noteri İsmet Büyükkılıç’ı açığa aldı.
16 Şubat 2009: CHP Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Ali Kılıç, Deniz Feneri dava dosyasını Türkiye’ye getirdiğini açıkladı.
24 Şubat 2009: Uzun süre Türkiye gündemini meşgul eden Deniz Feneri dava dosyası Türkiye’ye ulaştı.
24 Nisan 2009: Alman makamlarının 16 zanlı hakkında yürüttükleri soruşturma kapsamında, Frankfurt bölge mahkemesi savcılığının adli yardım talebinin Almanca ve Türkçe metinlerinin Adalet Bakanlığı’na elden ulaştırıldı.
30 Nisan 2009: Bakanlıkta incelenen evrak, Ankara Başsavcılığı’na ulaştırıldı.
21 Mayıs 2009: Dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Boyraz-oğlu, Almanya’dan gelen dosyanın çevirisinin tamamlandığını bildirdi.
3 Ocak 2011: Deniz Feneri soruşturmasını yürüten 3 cumhuriyet savcısı, soruşturmayla ilgili delil toplama ve ifade almak için Almanya’ya gitti.
Üç bakan
Deniz Feneri skandalı patlak verdiğinde Türkiye’de Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’di. Bakan Şahin’den sonra Sadullah Ergin’in kabinede Adalet Bakanı olarak görev aldığı süreçte Deniz Feneri soruşturması sürüyordu. Ergin’in 12 Haziran’daki seçim nedeni ile yerini bakanlık müsteşarı Ahmet Kahraman’a devrettiği süreçte de aynı soruşturma sürüyordu. (Radikal)

14 Nisan 2011 Perşembe

ÖN SIRADAKİ GÖSTERİŞSİZ SEYİRCİ SÜMEYYE ERDOĞAN


İkinci Genç Osman faciası


İlerde bir gün “2011 Türkiye’sinde iktidarın, sanatçının, bürokrasinin, basının ve insanların ruh haline dair bir örnek ver” deseler herhalde bunu anlatırım. Bir dönemin bütün şifreleri, bu küçük sahnede gizli çünkü...

Ön sıradaki gösterişsiz seyirci
Önce eldeki bilgilerle ne yaşandığını toparlamaya çalışalım:
Cuma akşamı...
Başbakan’ın kızı Sümeyye Erdoğan yanında kendisi gibi başörtülü yengesiyle Devlet Tiyatroları’nda “Genç Osman” oyununu izlemeye gitmiş.
En ön sırada oturmuşlar, ama anlaşılan bilet alırken “Başbakan’ın kızı” kimliğini kullanmamış. Çünkü oraya gideceğinden Genel Müdür’ün bile haberi yok.
Başta bu “gösterişsizlik”ten ötürü kendisini kutlayalım.
Tersini çok gördük çünkü...
Ama ağzında sakız var; “Yolda ağzıma atmıştım; benim için normal, farkında bile değildim” diyor; ama bu sakız da istemeden, sahnemizin önemli unsurlarından biri oluyor.

Reformist sultan
300 kişilik salonda 150 kadar Polis Koleji öğrencisi var.
Oyun başlıyor.
Burada kısaca oyundan söz etmekte yarar var.
Turan Oflazoğlu’nun “Genç Osman”ı, o güne kadar Saray’a her istediğini yaptıracak kadar çığırından çıkmış Yeniçeri, Sipahi Ocaklarını zapturapt altına almaya çalışan bir Sultan’ı resmediyor. Reformist Sultan, Saray’da Harem’i kaldırıp tek eşliliğe dönmek, Kur’an’ı her okuyanın anlayabileceği bir dile kavuşturmak ve Padişah’ın işine karışmayan bir ordu kurmak istiyor. Ama her yenilikçi gibi bağnazlık ve küstahlık duvarına çarpıyor.
Yeniçeriler ayaklanıyor.

“Halkın çoğu aç, azı toksa...”
Sonradan olup bitenleri anlamak için bu “küstahlık” boyutu önemli...
Oyunu, 2 yıl önce Büyük Tiyatro’da eşim ve oğlumla izlemiş, öven bir yazı da yazmıştım.
Biz de ön sıralardaydık.
İlk perdenin sonuna doğru, sonradan “Haka dansı” diye yorumlanan curcuna sahnesinde yeniçerilerin cüretkârlığını göstermek için seyircilere sataştıkları bir sahne var.
Orada özellikle ön sıradakilere sataşarak seyirciyi oyunun bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Eldeki boş kadehi önde oturan birinin eline verip “Hepsini sen mi içtin” diye soruyorlar.
“Halkın çoğu aç, azı toksa...” iğnelemesi yapılırken de “tok” derken protokol sıralarını, “aç” derken arka sıraları gösteriyorlar.
(Gel de John Lennon’ı anımsama şimdi:
Kraliyet ailesinin de protokol sıralarından izlediği bir konserde “Arka sıralardakiler alkışlayabilir, ön sıralardakiler mücevherlerini şakırdatsalar yeter” demişti. Mücevherliler terk etmemiş, gülmüştü.)

“Ne o ağzındaki?”
Bizim izlediğimiz akşam, oyunculardan Tolga Tuncel, önde oturan birinin kravatına takmıştı; anlaşılan geçen Cuma, Sümeyye Erdoğan’ın sakızına takmış. Ön sırada sakız çiğneyen başörtülü seyirciyi taklit ederek “Pardon! O ne öyle ağzındaki? Biz Osmanlı’da böyle bir şey bilmiyoruz” demiş.
Sümeyye Erdoğan, bunu şahsi bir sataşma olarak almış.
Ve yanındaki yengesiyle birlikte kalkıp tiyatroyu terk etmiş.
Peşinden de Polis Koleji öğrencileri çıkmışlar.
Bir anda salonun yarısı boşalmış. Kalanlar devamını da izlemiş ve finalde alkışlamış.

Koruma kuliste
Oyunu izleyen biri bunun Sümeyye Erdoğan’a yönelik bir taciz olmadığını kolayca anlayabilir.
Dahası, o ana kadar ne oyuncular, ne tiyatro yöneticileri, ön sırada oturan seyircinin Sümeyye Erdoğan olduğunu bilmiyorlar bile...
Ne zaman öğreniyorlar?
Oyundan sonra iki sivil koruma, kulise gelip “Ne oldu” diye sorana dek...
İşin aslı, yani kasıt olmadığı onlara da anlatılıyor, “Yine de kırdıysak özür dileriz” deniyor; onlar da kibarca “Biz de özür dileriz” deyip gidiyorlar.

‘Başörtüsüne takık’
Ama mesele bitmiyor.
“Skandal” duyulunca Bakanlık katından Genel Müdürlük aranıyor. Hemen soruşturma başlatılıyor. Seyircinin tepkisi, oyun raporuna yazılıyor.
Bundan sonrası daha da rahatsız edici:
Ertesi sabah Kültür Bakanı, Genel Müdür’le oyuncuyu makamına çağırarak “uyarıyor”.
Devlet Tiyatroları acilen bir özür mesajı yayınlıyor:
“Bir sanat eserinin icrasında, kişisel yanlışlardan doğan bu sıkıntıdan dolayı üzüntümüzü paylaşıyoruz”.
Ardından Sümeyye Erdoğan, (bence “babaya şikâyet”ten daha iyi bir şey yapıyor ve) niye alındığını,facebook’taki sayfasında “arkadaşıyla dertleşir gibi” anlatıyor:
“Oyuncu öne geldikçe bana bakarak kaş göz işareti yapmaya başladı. Sonrasında ağzıyla sakız çiğneme hareketi yaptı. Adam aslen sakıza değil, başörtüsüne takmıştı.”
Sümeyye Erdoğan, “tok azınlık” göndermesini ve doğaçlama sahnesini üstüne almış, dökmüş içini:
“Bizi tiyatroda görmek istemiyorlar. ‘Sizin ne işiniz var tiyatroda’ demek istiyorlar. Bize ‘bidon kafalı’ ‘göbek kaşıyan’ muamelesi yapıyorlar. Ama alışsalar iyi olur. Biz hep burada, gözünüzün dibinde olacağız.”

Yanlışlıklar silsilesi
Buraya kadar, herkesin yanlışları apaçık görülüyor.
Oyuncu belki rolünü biraz abartmış.
Sümeyye Erdoğan aşırı alınganlık göstermiş.
Korumalar gereksiz yere topa girmiş.
Devlet Tiyatroları soruşturma sonucunu beklemeden oyuncusunu günah keçisi haline getirmiş.
Ama sonrasında bu yanlışlıklar, artarak sürdü.
Oyun kaldırılmadı, oyuncu oyundan alınmadı, ama malum interaktif sahne, oyundan çıkarıldı.
Oyunu bilmeyen, taraflarla görüşmeyen birçok yorumcu, tarafına ve meşrebine göre peşinen ya Sümeyye Erdoğan’a ya Tolga Tuncel’e yüklendi.
İş hızla “laik tiyatrocular-mürteci seyircilere karşı” vodviline dönüştürüldü.
Daha da fenası, başta medyada haber olan olay, bir “telefon trafiği”yle, aniden İnternet sitelerinden çıkarıldı, Sümeyye Erdoğan’ın açıklaması facebook’tan kazındı, konu gündemden düşürülmeye çalışıldı.
Kültür Bakanı, “Oyuncuyu çağırdım uyardım. Ondan başkalarının da yakınması varmış” diyerek soruşturma sonucunu beklemeden, daha önce o rolüyle ödül almış bir sanatçıyı 2,5 yıldır oynadığı rolden dolayı mahkûm etti.
Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği’nden henüz bir ses çıkmadı.
Başta dedim ya, bir gün “2011 Türkiye’sini anlat” deseler bunu anlatırım diye...
Haksız mıyım?

Can Dündar / Milliyet

12 Nisan 2011 Salı

PARTİLERİN MİLLETVEKİLİ ADAY LİSTELERİ





"Hangi parti hangi bölgeden kimi aday gösterdi? Partilerin ağır topları nereden aday oluyor?" Bu soruların cevapları işte bu listelerde... Listelere bakın, seçim bölgeniz için hangi partiden hangiisimler yarışacak öğrenin. 


Seçim maratonunun somut ilk önemli adımı dün atıldı ve Yüksek Seçim Kurulu'nun siyasi partilere milletvekili adaylarını belirlemeleri için verdiği süre dolarken listeler de son şeklini aldı. 3 dönem milletvekilliği yapmış olanların bu seçimde dinlendirileceğini söyleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın AK PARTİ için hazırladığı listeden kulisleri yanıltan sürprizler çıkarken, asıl büyük tartışma CHP'nin listesi etrafında döndü.
MHP'nin listesi tabanı tafaından olumlu karşılanırken, listedeki bazı sürpriz isimler dikkat çekti. Saadet Partisi'nden ayrılan HAS Parti de Meclisin en yeni partisi olma yolunda ilk adımını attı ve milletvekili adaylarının yer aldığı listeyi dün YSK'ya sundu.
BDP bu yıl çok sayıda sürpriz isimle yeniden Meclis yoluna iddialı girerken, aynı zamanda çok sayıda bağımsız adayı da destekleyeceğini açıkladı. 

gazeteport.com.tr

9 Nisan 2011 Cumartesi

PARAYI VEREN ÜNVANI KAPAR!


Prof. Balcı: Profesörlük ve doçentlik unvanını para karşılığı satalım!
Prof. Metin Balcı, bilimsel dergilerde çıkan Türkiye kaynaklı makalelerin önemli bir bölümünün para karşılığında yayımlandığını saptadığını açıkladı. Akademik unvan için yayın yapma zorunluluğu nedeniyle söz konusu dergilerde para karşılığı makale yayımlatan akademisyenlere isyan eden Balcı, "Öğretim üyelerimizin önemli bir kısmı paralı dergilerde makale yayımlayarak derece alma yollarına başvurmaktadır. Dışarıya bu önemli miktarlarda döviz ödenmektedir. Bu nedenle paralı doçentlik ve paralı profesörlük atamasını bile düşünmeye başlamamız zamanı gelmiştir" ifadesini kullandı.

Prof. Metin Balcı, 2010 yılında bilimsel dergilerde yayımlanan Türkiye adresli makale sayısının 21 bin 529 olduğunu belirterek, bu yayınları tarayarak elde ettiği sonuçları Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji ilavesinde yayımladı.
Araştırmasını "Yüksek sayıda makalelerin sırrı!" başlığıyla yayımlayan (8 Nisan 2011) Balcı'nın yazısı şöyle:


Prof. Dr. Metin Balcı,
(
TÜBA Üyesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi )
mbalci@metu.edu.tr,

Son yıllarda kamuoyunda tartışılan konulardan biri de ülkemizde bulunan üniversitelerden kaçının dünyada ilk 500 arasına girmiş olmasıdır. Bu konunun tartışılması elbetteki sağlıklı bir gelişmenin göstergesidir. Bu tür tartışmalar zaman zaman istismar da edilmektedir. Dünyada bazı kuruluşlar, her yıl üniversiteleri inceleyip bir sıralama yapmaktadırlar ki böyle bir çalışmayı yapmak oldukça zordur. Üniversitelerin sıralamaları yapılırken çeşitli kriterler temel alınır. Bunlardan birisi, ülke adresli yayımlanan bilimsel makalelerin sayı ve kalitesidir. Bugün ülkemizde, yayın sayısını arttırmakla kişileri doçent ve profesörlüğe yükseltmenin ötesine gidemiyeceğimizi ileri süren bilim insanı sayısı maalesef oldukça fazladır.
Onlara basit bir mantıkla şu cevabı vermek isterim. Çok sayıda ve kaliteli bilimsel makale üreten eğitim kurumlarında çok iyi yetişmiş bilim insanları bulunur. Onların olduğu yerde kaliteli eğitim verilir ve kaliteli insan gücü yetişir. Kaliteli yetişmiş insan gücü ileride istihdam edildiği kurum ve kuruluşlarda ülke için en iyi hizmeti verir ve dolayısıyla ülke kalkınmasına, ülkenin refah düzeğinin artmasına önemli katkılar sağlar. Bilimsel araştırmalar bir amaç doğrultusunda yapıldığı gibi (uygulamalı, patente yönelik), doğayı anlamak için de yapılır (temel araştırmalar) ve bu araştırmalar insan gücünün yetişmesinde aynı zamanda araç rolünü de görürler. Ayrıca oluşan bilgi birikimi ileride uygulamaya dönüşebilir.
Bu yazıda 2010 yılında Türkiye adresli makalelerin yayımlandığı ilk 10 dergiincelendi. Bu dergiler WEB of Science veritabanınca taranan dergiler grubundadır. Son yıllarda bu veritabanınca taranan dergi sayısı bazı nedenlerden dolayı[1] arttı ve bu da Türkiye adresli makale sayısının artışına neden oldu.
2010 yılında WEB of Science veritabanı tarafından taranan bilimsel dergilerde yayımlanan Türkiye adresli makalelerin sayısı 21.529’dur. Bu sayıda yalnız bilimsel makaleler var; kongre özeti, konferans v.s. yok. En çok makalenin yayımlandığı ilk 10 dergi Tablo 1’de görülmekte. Bu dergilerde yayımlanan yaklaşık 1900 makale, toplam makale sayısının %10’u civarındadır. Bu 10 derginin analizi, karşımıza ilginç tablolar çıkartıyor. Dergilerin 3’ü Türkiye’de farklı kurumlar tarafından çıkarılıyor, diğerleri ise yabancı dergilerdir. Bu dergilerin 9’u TÜBİTAK’ın yaptığı gruplandırmada C grubuna, yalnız biri Agrubuna girmektedir. Bu da, Türk bilim camiasının çoğunlukla etki değeri çok düşük dergilerde yayın yaptığını ortaya koymakta.
En can alıcı noktalardan biri ise bu 10 dergiden 5’inin makaleleri belli bir ücret karşılığında yayımlamasıdır. Bu ücretler 500 ile 750 $ arasında değişiyor. Özellikle paralı dergilerin geniş bir editör ekibi bulunuyor ve Türk editör sayısıda oldukça fazladır.
BİLİMİ KULLANIYORLAR
Son yıllarda bazı kişiler, kuruluşlar ve hatta ülkeler organize bir şekilde bilimsel dergi çıkarmak için bir yarış içerisine girmişlerdir. Bunların amaçları kesinlikle bilime katkı sağlamak olmayıp tamamen maddi çıkar sağlamaktır. ÖrneğinJournal of Animal and Veterinary Advances başlıklı dergi 2007 yılında yayın hayatına girmiş Pakistan (Medwell Journals) tarafından yayımlanan bir dergidir (Şekil 1). Derginin ismi her ne kadar hayvancılık ve veteriner ile ilgili bir çağrışım yapıyorsa da, yayın dağılımı hemen hemen homojen olup çoğu sahayı (tıp, temel bilimler, mühendislik, ziraat) kapsamaktadır.
Bugüne kadar dergide yayımlanan toplam makale sayısı 1762 olup bunların722’si (%41) Türkiye adresli iken, Pakistan adresli tek bir makale yoktur.Derginin mevcut 69 editörünün 14’ü Türk’tür. Burada hemen şu soru akla geliyor. Bu dergi ne zaman Türk bilim camiası tarafından benimsendi ve neden bu kadar Türk editör atandı? Yoksa bu dergi Türk bilim insanlarının makalelerini yayımlamak için mi hayata geçirildi?
Diğer bir dergi ise Malezya tarafından 2005 yılında çıkarılmaya başlayanScientific Research and Essays isimli dergi çok kısa bir sürede Türk bilim camiası tarafından keşfedildi. Son 5 yılda yayımlanan makale sayısı 911’dir (Şekil 2). Türkler son iki yılda yapmış olduğu yayımlarla (toplam 373 makale, %40) hemen bu dergide de birinci sıraya oturmuştur. Türk bilim camiası, bu dergide yayın yapan Nijerya, Malezya, Çin ve İran ile yarışa girmiştir.
Son yıllarda bilim camiamız Afrika dergilerini keşfetmeye başladı ve çok kısa sürede bu dergilerde de yayın yapan ülkeler arasında birinci sırayaoturmayı başardı (Şekil 3 ve 4). African Journal of Agricultural Research veAfrican Journal of Biotechnology dergileri Academic Journals adlı bir firma tarafından çıkarılıyor. Bu firmanın tüm sahalarda yayımladığı bilimsel dergi sayısı 103 olup dergilerin tamamı paralı (500-750 $)’dır. Bu firmanın merkezi Kenya’dadır, dergi editörleri çeşitli ülkelerdendir.
Asian Journal of Chemistry 30 yılı aşkın bir süredir Hindistan tarafından yayımlanan bir dergi olup kimyacıların yanı sıra biyolog ve ziraatçıların da yoğun ilgi gösterdiği bir dergidir (Şekil 5). Bilim camiası bu dergiyi biraz geç keşfetmiş olsada son yıllarda Türkiye, Hindistan’dan sonra yayın sayısı açısından birinci sıraya oturmuş olup, İran ile bir rekabet içerisine girmiştir. Bu dergi sayfa başına 30 € almakta ve makale yayınlayanların dergiye abone olma koşulunu getirmektedir. Bu da ortalama bir makalenin 750 $’a yayımlanacağını göstermektedir.
Expert Systems with Applications adlı dergi Elsevier tarafından çıkarılan veA grubuna giren bir dergidir. Genel olarak A grubuna giren ve etki değeri yüksek olan dergilerde yayın yapan ülkeler çoğunlukla bilimde gelişmiş ülkelerdir. 2003 yılında yayın hayatına başlayan bu derginin dikkat çeken noktalardan birisi; her 3 yayından birisinin Tayvan adresli olmasıdır. Dergide en çok yayın yapan ülkeler arasında Tayvan’ın yanı sıra Türkiye, İran, Kore, Çin v.s gibi ülkelerin ön plana çıkması çok ilginçtir.
Türkiye adresli makalelerin en çok yayımlandığı ilk 10 bilimsel dergide yayımlanan makaleler üniversiteler bazında incelendiğinde, makalelerin daha çok Anadolu üniversitelerinde çalışan öğretim üyeleri tarafından yayımlandığı görülüyor. Gelişmiş üniversitelerin yayın sayısı bu dergilerde daha azdır. Örneğin, birinci sırada bulunan Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nin yayın sayısı 122 (Bu makalelerin 60’ı Acta Crystallographica Section E-Structure Reports Online dergisinde yayımlanmıştır) iken Orta Doğu Teknik Üniversitesi 5 makale ile 85. sıradadır.
YÜKSELME KRİTERLERİ GÖZDEN GEÇSİN
Ülkemizde doçentlik için yükseltilme kriterleri ilk kez 1995 yılında oluşturulan komisyonlar tarafından belirlendi. Çok iyi niyetlerle o yıllarda belli sayıda yayın yapma zorunluluğu getirildi. Aradan 16 yıl geçti. Bu kriterler elden geçmedi ve hiçbir yenilik getirilmedi. Öğretim elemanları yayın yapmaya zorlandı. Bu da doğal olarak Türkiye adresli yayınların sayısını arttırdı.
Bu süreç zarfında Türkiye’de üniversite sayısı da hızlı bir şekilde artmaya başladı. Yakın üniversitelerde doktora derecesini alan kişiler hemen bu yeni üniversiteleri doldurmaya başladı. Hiçbir altyapısı olmayan bu üniversitelerde istihdam edilen kişiler, altyapısı olan fakat bilimsel üretkenliği olmayanlar, yayın yapma zorunluluğundan dolayı, tümü olmasa da bir kısmı, yayın için çeşitli yollara, etik dışı davranışlara başvurmaya başladı. Ciddi bir bilimsel süzgeçten geçmeyen ve para ile yayın yapan bu dergilere yönelme yolunu seçtiler.
Ülkede profesör sayısı da artmaya başladı.
Doğal olarak tüm profesörler (profesörler arasında ayırım yapılamayacağına göre) doçentlik sınavlarına girmeya başladı. Jürilerin önceden toplanması kaldırıldı. Öğretim üyelerinin önemli bir kısmı yeterli eser sayısını gördükleri takdirde adayları eserlerden başarılı buldular. Böylece çok kişi doçent ünvanını aldı. Türkiye’de bir şekilde doçent olan bir kişi 5 yıl sonra profesördür. Bunun önüne geçmek çok da kolay değildir. Çünkü ülkemizde bu ünvanlar, liyakata göre verilen değerler olmaktan çok uzakta olup kişinin tamamen özlük hakkına indirgenmiştir. Öğretim üyelerimizin önemli bir kısmı tek başına doğru karar veremiyor. Böylece çok aday eser aşamasında aradan sıyrılmaktadır.
Girdiğim sınavlarda, öğretim üyelerinin bir kısmının se-
Yazının devamı 15. sayfada
viyelerinin ne kadar düşük olduğunu görmekte ve hayretle izlemekteyim. Adaya sordukları soruların cevabını dahi bilmeyen hocalar mevcuttur.
Ayrıca yıllardır izlediğim bir diğer nokta ise doçentlik sınavlarında adaylara sorulan soruların seviyesi, Yüksek lisans veya doktora sınavlarında sorulan sorulardan farklı değil. Bu sistemle derece almış ve bu sınavlara giren hocaların daha üst seviyede soru sormasını beklemek de doğru değildir.
PARALI PROFESÖRLÜK ÖNERİSİ
Öğretim üyelerimizin önemli bir kısmı paralı dergilerde makale yayımlayarak derece alma yollarına başvurmaktadır. Dışarıya bu konuda önemli miktarlarda döviz ödenmektedir.
Bu nedenle paralı doçentlik ve paralı profesörlük atamasını belki de düşünmeye başlamamız gereken zaman gelmiştir. Kendi kendimizi avutmaktansa böyle bir çözüm öğretim üyelerini hem rahatlatır ve hem de zor koşullarda çalışarak hakkıyla bu ünvanları almış öğretim üyelerimize de daha fazla haksızlık etmemiş oluruz. Doçentlik ve profesörlük ataması için bir gün (doçentlik ve/veya profesörlük bayramı) tespit edilir. Her yıl o gün derslere ara verilir, kampuslarda hoca öğrenci kol kola girer halay çekeriz, hem de hocalarımıza verilen bu ünvanları doyasıya kutlamış oluruz. Ne dersiniz?
Üzerinde durmak istediğim bir diğer nokta ise, son yıllarda giderek sayısı artan “doktoradan birkaç ay sonra doçentliğe müracaat eden” adayların durumudur. Doktorayı alır almaz doçentliğe müracaat eden kişiler bir şekilde doçentlik için gerekli yayın koşullarını sağlamaktadır. (Doktorayla bağlantısı olmayan makale sayısı açısından.) Böyle durumda olan bir kişinin bağımsız ve/veya kendi öğrencisi ile yayın yapmış olması teorik olarak mümkün değildir. Bu iki şekilde olabilir.
1. Aday hocası ile doktora esnasında yapmış olduğu çalışmaların bir kısmını doçentlik için saklamaktadır.
2. Daha yaygın olan yöntemlerden birisi, bir hocanın yöneticiliğinde doktora yapan kişilerin karşılıklı olarak isimlerinin yayınlara konulmasıdır.
Burada asıl etik dışı davranışı sergileyen hocaların kendileridir. Jüri üyeleri bu durumu hemen fark edip kişinin doçent olmasını engelleyebilir. Ancak bu durumda gerçekten yürekli hocalara çok ihtiyacımız vardır. Nerede cesurca o kararı verecek hocalar? Bu vesile ile herkesin doçentlik sınavlarına jüri üyesi olarak girmemesi gerekir.
Eğer bu durumun önüne geçilemiyorsa benim ilgililere yeni bir teklifim olacak, bütünleşik doktora eğitiminde olduğu gibi bütünleşik doçentlik programının bir an önce gündeme getirilmesidir.
Referans
[1] M. Balcı, Türk Mucizesi Değil, CBT 1135, 14, 2008.

t24.com.tr

FACEBOOK KULLANICILARI DİKKAT!


Türkiye'den Facebook'a uyarı
Üç Türk Facebook'ta büyük bir açık buldu. Facebook'a Hotmail adresi üzerinden giriyorsanız, bir dakikada şifrenizi kaybedebilirsiniz.
Enis Tayman'ın Radikal'de yayımlanan (9 Nisan 2011) haberi şöyle: 


Telefondaki yazılımcı arkadaşım Serkan Gencel, “Enis, …..@hotmail.com adresi sana ait değil mi?” diye sordu. “Evet” dedim. “Facebook’ta da sanırım aynı hotmail adresi ile kullanıcı olarak kayıtlısın doğru mu?” diye sordu bu kez. Ona da yanıtım “evet” oldu. Arkadaşım, bu kez “İyi o zaman yeni Facebook şifren hayırlı olsun” diye güldü. İlk anda şaka yapıyor sandım. Ancak şaka olmadığını eski şifremle Facebook sayfama giremeyince öğrendim.
Tekirdağ Çorlu’da yaşayan arkadaşım Serkan Gencel, bir e-ticaret firmasının sahibi ve yazılımcı. Bir hafta kadar önce güvenlik uzmanı arkadaşı Vahap Eren’le sohbet ederken “Facebook’ta bir güvenlik açığı keşfettim” diyor. Facebook algoritmasının basitliğinden yola çıkan iki arkadaş, kısa sürede potansiyel birkaç açık olabileceğinde hemfikir oluyor. Vahap Eren bu görüşmenin ardından, kendisi gibi güvenlik uzmanı olan Özgür Şahin ile detaylı bir çalışma yapıyor ve bu açığı buluyorlar. Yapılan tüm denemelerde de istisnasız olarak bu açığın tüm hesaplarda uygulanabildiğini görüyorlar.
Nedeni basit algoritma

Serkan Gencel, “Facebook’ta yer alan bu algoritmanın basitliğinden dolayı kullanıcı şifreleri değiştirilmekte ve yeni şifre ile oturum açılabilmektedir” diyor. Gencel’in burada dikkat çektiği tek nokta var. Facebook’a kayıtlı olduğunuz hesabın Microsoft bazlı bir e-posta yani Hotmail, windowslive, msn.com benzeri üzerinden sürüyor olması. Yani eğer bir Hotmail kullanıcısı iseniz, Gencel’in ifadesiyle 1 dakika içinde sizin Facebook sayfanıza girilip istenilen düzenlemeler yapılabiliyor. Kâşiflerden Vahap Eren bu algoritma keşfi ve bunun nasıl yapılabildiği konusunda bilgi vermeyi kabul etmiyor. Ancak “Bu algoritmayı bizim gibi keşfeden başka biri biraz da kötü niyetle istediği her şeyi yapabilir” diyor. Yani Serkan Gencel ve arkadaşları, buldukları algoritma sayesinde sizin Microsoft tabanlı e-posta adresinizden yola çıkarak Facebook hesabınıza girebiliyor, bu açık sayesinde istenilen kişinin şifresini değiştirebiliyor. Yeni şifre ile giriş yapıyor ve o kişinin hesabını tıpkı kendi hesabıymış gibi yönetiyor. Bu yolla mesaj gönderebiliyor, mesajları okuyabilir, kişi ekleyip duvara yazabiliyor. Ya da özel fotoğrafları görebiliyor.
‘Şahit olduk’

Hemen belirtelim Radikal’de bir kişinin Facebook sayfasındaki profil fotoğrafının, Serkan Gencel tarafından şifre ele geçirmeyle birlikte bir dakika içinde değiştirildiğine gözlerimizle tanık olduk. Gencel bu açığı fark ettikleri anda Facebook’a bildirdiklerini de söylüyor. Ancak “Düzeltmeleri ne kadar zaman alır bilmiyoruz” diyor ve bu yüzden gazeteci olarak beni aradığını ifade ediyor. Özgür Şahin ise sorun çözülene kadar giriş e-posta adresinizde gmail, yahoo gibi servisleri tercih edebileceğinizi belirtiyor. Facebook’un dünyada 500 milyon kullanıcısı olan dev bir sosyal ağ ve Türkiye 22 milyon kullanıcıyla en çok üyenin olduğu dördüncü ülke.
http://www.t24.com.tr

2 Nisan 2011 Cumartesi

CHP'DEN ÖĞRENCİYE ÜCRETSİZ İNTERNET


CHP, aile sigortası, askerlik, gençlik ve sivil toplumun ardından spor, turizm, bilişim, kültür, konut gibi alanlarda da proje ve politikalarını belirledi.
Kıvanç El

Cumhuriyet / Ankara Büro- CHP aile, bilişim, çiftçi, emekçi, emekli, engelli, esnaf, gençler, kadın, konut, kültür, sivil toplum, sosyal devlet, spor, tüketici, turizm alanlarında proje ve hedeflerini içeren broşürler hazırladı. Daha önce aile sigortası, sivil toplum ve gençlik raporlarını kamuoyu ile paylaşan CHP’nin turizm, spor, bilişim, konut gibi alanlardaki projeleri de ilk kez açıklanmış oldu. CHP’nin vaat ve projeleri şöyle:

Bilişim: Öğrenciye ücretsiz internet

- Öğrenci ve gençlere ücretsiz internet sağlanacak. Nanoteknoloji alanındaki gelişmelerin takip edilmesi ve bu alanda ülkemizin de yenilikçi çalışmalar yürütmesi için araştırma enstitüleri kurulacak. Nanoteknoloji buluşlarının genetik, elektronik ve uzay bilimleri başta olmak üzere ilgili tüm bilimlerde ve sanayi kollarında uygulanacak.

Engelli: Ayrımcılıkla ilgili yasa


-Tüm ulaşım araçları, sinema tiyatro gibi kültür merkezleri engelli dostu haline gelecek. Engelliler için üretilen spor araçlarını yaygınlaştırılacak. Spor yoluyla engellilerin toplumla kucaklaşmasını kolaylaştırılacak. Ayrımcılık türlerinin de tanımlanacağı ayrımcılıkla mücadele yasası çıkarılacak.

Konut: Dar gelirliye ranttan pay

- İstanbul’da 2015 yılına kadar 120 bin binanın deprem yenilemesinin yapılması için tüm olanaklar zorlanacak. Plan değişiklikleri meslek örgütlerinin de görüşü alınarak yapılmasını sağlanacak. Yaratılan rantları kentin geneli ve özellikle dar gelirli yurttaşlar için kullanılacak. Dar gelirli yurttaşlar için konut bedelinin yüzde 100’ü kadar kredi verilmesini sağlanacak. Konut sahibi olma olanağı olmayan ya da tercihlerini o yönde kullanmayan yurttaşlar için ucuz kiralık konut yapılacak. Kiralık konutları belli semtlerde toplanmayacak, olanaklar ölçüsünde tüm kente yayılması sağlanacak.

Spor: Doğu’ya özel teşvik


- Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde sporu teşvik için özel çalışma yapılacak. Kamuya ait spor tesisleri halka açılacak. Okullar, amatör spor kulüpleri ve yurttaşlar tarafından verimli kullanımı sağlayacağız. Ülke genelinde düzenli olarak sportif yetenek taraması yapılacak, sporcu profili veritabanı oluşturulacak. Yasal bahis gelirlerinden tüm kulüplere eşit pay verilecek.

Turizm: KDV ve ÖTV düşürülecek

- Turizm sektöründeki yüksek KDV ve ÖTV düşürülecek. Çalışanların sigorta primlerinde düşük sezon indirimleri yapılacak, okullarda kademeli tatil dönemi ile uygulaması ile istikrarlı müşteri sağlanacak. Ucuz enerji üretimi desteklenerek konaklama sektörünün giderleri düşürülecek. Tüm limanlar turizm amacıyla da kullanılmak için yeniden düzenlenecek.

YGS'DE HAREMLİK SELAMLIK SKANDALI BÜYÜYOR!


Eğitim İş yaptığı yazılı açıklamada İstanbul Eyüp'te 1 değil 6 okulda YGS'ye sadece kız öğrencilerin alındığını, bu okullardaki sınava erkek öğrencilerin girmediğini bildirdi. 

Egitim İş ten "Haremlik - selamlık uygulamasına geçildi" başlığıyla yapılan yazılı açıklamada şöyle denildi;

"27 Mart Pazar günü gerçekleşen üniversite sınavında Eyüp Bölgesinde Haremlik uygulaması yapılmıştır. Tevhid-i Tedrisat yani eğitim - öğretimin birleştirilmesinin 87. Yılında (24 Mart 1924) kız öğrencilerimiz erkek öğrencilerimizden ayrılmıştır.

Büyük bir skandaldan sonra - KPSS Hırsızlığı- yönetimi değişen ÖSYM çok daha büyük bir skandala imzasını atmıştır. İMKB Lisesi - Güzeltepe İlköğretim- Şehit Öğretmenler İlköğretim - Haydar Akçelik Lisesi- Silahtarağa İlköğretim ve Emniyettepe İlköğretim okullarında sınava sadece kız öğrenciler girmiştir. Erkek öğrenciler bu okullarda sınavda yer almamışlardır."

Eğitim İş açıklaması şu ifadeyle son buldu, "Aynı zamanda YGS'de öğretmenlerin gururunu kıran, güven duygularını zedelenmesine yol açan üst arama uygulamasının muhatabı ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir'den bu haremlik uygulaması ile ilgili makul bir açıklama bekliyoruz."

İstanbul-DHA

Musa Kart - 'İmamın Ordusu' neye takıldı?