ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177... ALO ORMAN YANGINI: 177...

16 Şubat 2016 Salı

SAĞLIKLI SAÇLAR İÇİN SAĞLIKLI BESLENİN



IŞIL IŞIL SAÇLAR İÇİN SOFRANIZDAN EKSİK ETMEMENİZ GEREKEN 9 BESİN

Kim ışıl ışıl saçları olsun istemez ki? Sağlıklı saçlar için dışarıdan bakım yapmak önemli bir konu olsa da aslında tek başına yeterli değil. Işıl ışıl saçlara sahip olmak için saç sağlığını koruyan ve geliştiren besinlere de sofrada yer açmak gerekiyor. Çünkü bazı besinler içerikleri ile saçların gürleşmesine, parlamasına hatta hızlı uzamasına yardımcı. Diyetisyen& Yaşam Koçu Gizem Şeber bu besinleri sıralarken, verdiği tarifle de ışıl ışıl saçlara ulaşmanız mümkün olacak.


Somon: En kaliteli omega-3 kaynaklarından biri olan somon, sadece kalp sağlığını değil aynı zamanda saç sağlığını da destekliyor. Kaliteli protein içeriği ve D vitamini içermesi sebebi ile saçlarınızı güçlendirir. Deri sağlığı açısından önemi olan A vitamini ile saç derisinin daha sağlıklı olmasına yardımcıdır.

İstiridye: Çinko minerali yetersizliği saç dökülmelerine yol açar. İstiridye, çinkonun zengin kaynaklarından biridir. Yalnız civa içeriği sebebi ile aşırı miktarda tüketilmesi sağlıklı değildir. Gebe ve emziren annelerin tüketmemesi gereken besin grubunda yer alır.

Yumurta: Yumurtanın sarısında bulunan biyotin saç sağlığı açısından oldukça önemlidir. Saçların parlak olmasını sağlar. Yumurta beyazının tam pişmeden tüketilmesi biyotinin vücutta etkin kullanılmasını engeller. Bu nedenle gür ve sağlıklı saçlar için tükettiğiniz yumurtanın beyazının iyi pişmiş olduğundan emin olmalısınız.

Ay çekirdeği ve kuruyemişler: E vitamini içerikleri ile ay çekirdeği başta olmak üzere fındık, badem ve ceviz gibi yağlı tohumlar saçların daha hızlı uzamasına yardımcı olur. Kalorisi yüksek bu besinlerin tüketiminde aşırıya kaçmak, sağlıklı saçlara sahip olmak isterken fazla kilo almanıza yol açabilir.

Tatlı patates: Saç ve deri sağlığı için önemli rolü olan A vitaminin öncül maddesi beta-karotenden zengindir. Bir adet tatlı patates A vitamini gereksiniminin 3 katı kadar beta-karoten içerir.

Avokado: İçerdiği sağlıklı yağlar ile saçların sağlıklı ve parlak olmasına yardımcıdır. Avokado, birlikte tüketildiği diğer besinlerinde vücutta daha etkin şekilde kullanılmasına yardımcı olduğundan ötürü sadece saç sağlığını değil genel sağlığı geliştirmeye de yardımcı olur.

Kivi: C vitamini vücutta antioksidan etki gösterir, hücre ve doku onarımını sağlar. Saçlarınızın daha parlak görünmesine yardımcı olan C vitamininin en zengin kaynaklarından biri de kividir. Günde 1 adet kivi tüketerek günlük C vitamini ihtiyacınızın yaklaşık %80’ini karşılayabilirsiniz.

Kırmızı et: Demir minerali yetersizliğinde saç dökülmesi gözlenir. Kırmızı et demirin en kaliteli kaynağıdır. Beslenme programında anemiden korunmak ve sağlıklı saçlar için düzenli yer alması gerekir.

Koyu yeşil yapraklı sebzeler: Ispanak gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler de demir mineralinden zengindir. Sebzelerde bulunan demirin vücutta kullanılabilmesi için bu sebzelerin bir miktar kıyma veya et ile pişirilmesi veya yanlarında C vitamininden zengin bir besin kaynağı tüketilmesi önerilir.

SAĞLIKLI SAÇLAR İÇİN: KURUYEMİŞLİ AVOKADOLU SOMON SALATA
MALZEMELER (1 KİŞİLİK)
200 gram somon fileto
2 tatlı kaşığı zeytinyağı
1 demet roka
½ adet avokado
1 tatlı kaşığı sirke
15 adet badem
½ çay bardağı dolusu soyulmuş ay çekirdeği
1 tutam tuz ve karabiber
YAPILIŞI: Zeytinyağını tuz ve karabiber ile karıştırıp somon filetoyu bu karışım ile iyice harmanlayın. Tavada çevirerek iyice pişirin. Bir salata kâsesine rokayı yıkadıktan sonra iri parçalar halinde koyun. Bademi ilave ederek karıştırın. Avokadoyu soyun, çekirdeğini çıkarın, yarısını ay şeklinde dilimleyin ve rokanın üzerine ilave edin. Pişmiş balığı avokado dilimlerinin üzerine yerleştirin. Ay çekirdeklerini salatanın üzerine serpiştirin. Sirke ile tatlandırarak servis yapın. 

15 Şubat 2016 Pazartesi

AMBULANSA YOL VERİN, HAYAT KURTARIN!

Ambulansa yol ver, yaşam kurtar!


Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu (TŞOF) Başkanı Fevzi Apaydın, ambulansa yol verilmesinin hayati önem taşıdığını ifade ederek "Biz üzerimize düşenden daha fazlasını yapmak istiyoruz. Bunun için Sağlık Bakanlığı'na tam destek veriyoruz çünkü burada önemli olan insan hayatı" dedi


x
Ambulansın 1 dakika önce hastaneye varmasının hastanın hayata tutunması anlamına geldiğini vurgulayan Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu (TŞOF) Başkanı Fevzi Apaydın "Yani ambulansın erken hastaneye ulaşması hayati önem arz etmektedir. Ambulansın içinde tanımadığımız bir hasta olabildiği gibi çok yakınımız veya içimizden bire de olabilir. Onun içindekini daima en yakınımız olarak görmek lazım. O ambulansı kullanan şoförün de bizlerden biri olduğunu kabul etmemiz lazım" diye konuştu.

Türkiye'deki tüm ticari araç kullanıcılarını bu konuda uyardıklarını ifade eden Apaydın "Biz üzerimize düşenden daha fazlasını yapmak istiyoruz. Bunun için Sağlık Bakanlığı'na tam destek veriyoruz çünkü burada önemli olan insan hayatı" şeklinde konuştu.

İl Sağlık Müdürü Yusuf Köksal ise ambulansa yol vermenin "yaşama yol vermek" anlamına geldiğini kaydetti.

Ambulanstaki hastanın hastaneye yetişmesi için saniyelerle mücadele edildiğine işaret eden Köksal, şunları kaydetti: "Hastalarımızın hayatını kurtarmak için ambulansta görevli şoför ve sağlık çalışanlarımız büyük uğraş veriyor. Bunun için diğer şoförlerin ambulanslara nasıl yol vereceğini bilmesi gerekli. Biz bu yönde tüm şoförlere gidip bununla ilgili bilgilendirme çalışması yapacağız. Amacımız ambulansların trafikte daha rahat ilerlemesi ve hastaları kısa sürede hastaneye yetiştirmek."
AA

13 Şubat 2016 Cumartesi

ŞEKERİ HAYATINIZDAN ATIN!

Şekersiz üç ay: Bir bilen anlatıyor

Şekersiz üç ay: Bir bilen anlatıyor


Duymayan, bilmeyen kalmadı, evet: Şeker, zehirden farksız! Diyelim ki çaydan kahveden şekeri kestik, tatlıyı azalttık, şeker deposu kutu içecekleri zinhar evimize sokmadık. Peki yeterli mi? Hayır; şeker, hele de işlenmişi, ekmeğinden makarnasına, pilavından meyve suyuna elinizi attığınız her yerde! 'Beyaz zehri' hayatınızdan tamamen çıkarmak nasıl bir deneyim olurdu peki? Üç ay boyunca şekersiz yaşamayı deneyimleyen Mehmet İren yazdı...
Haber: MEHMET İREN - miren@hurriyet.com.tr Arşivi
RADİKAL - Bütün olay Damen Gameau isimli zatın 'That Sugar Film' isimli eserini izlememizle başladı. Filmi uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Gameau, Huffington Post’undan Guardian’ına her yerde mantar gibi türeyen “Şu kadar gün şeker yemezseniz vücudunuzda ne olur biliyor musunuz?” akımının erken kalkıp, yol alanlarından. Kendisi bu yola şu anda eşi olan ve bu işlere meraklı olan hanımı tavlamak için girmiş, kraldan çok kralcı olarak işin filmini çekmeye kadar gelmiş.
Bize 1.5 saat boyunca işlenmiş şekeri kesersek enerji seviyemizin ne kadar artacağını, efendime söyleyeyim ‘mod’umuzun yükseleceğini, dünyanın en bir süper insanı olacağımızı anlattı durdu. Arada “Bu Amerikalılık olacak iş değil, bir kere bırak şekeri mekeri bir oturuşta o kadar yemek yenir mi arkadaş” ve “La bu Aborjinler size ne etti” gibi soruları da sorduk ama şimdi oraya hiç girmeyelim.
Neticede ben ki kutu içecek falan pek içmem yine de “Şu gofrette 14 küp şeker var, bir kaşık barbekü sosta 4 küp şeker var” diye uzun uzun anlatılınca, “Ben at mıyım kardeşim ne diye küp küp şeker yiyorum” diye isyan ettim. İşin diğer kısmında da tam ikna olmadığımız iddialar öne sürüldü. Ortadaki diyet fırsatını da gördük, Gameau’ya “Hodri meydan” diyerek bir deneyelim dedik...



Biraz körlemesine girmişiz. Önce başlayıp sonra “İyi de biz ne yiyeceğiz şimdi” diye düşünmeye başladık. 
İlk haftanın şöyle saçmalıkları oluyor:

- İşlenmiş şeker yemiyorsunuz tamam da ayarsızca meyve ve kuruyemiş yiyorsunuz. At olmaktan kurtuldum fakat dev sincap gibi bir şey oldum bu sefer de.
- Etiket okuma alışkanlığı geliyor. Sonra kaldı bu iyi de oldu.

- Mutfak masrafı uçuyor. Böyle bir rezalet olamaz. Sokakta hızlıca yenilebilecek her şeyde neredeyse eklenmiş şeker var. Hepsi yalan oluyor. Evde yemek yapmak da çantanda yiyecek bir şeyler bulundurmak da şart. İlgili blog’lar da sürekli avokadolu kinoa salatası gibi şeyler öneriyor. Buralarda “Antin kuntin beslenme zengin işi” sonucuna varıp pes etmek çok mümkün.

- Ekmek işini bir hafta boyunca kafamız basmadı. Bir girdiğimiz blog “Tam buğday vs yenebilir” diyor, diğeri “Muzdan ekmek yap en temizi” deyip işin içinden çıkıyor. “Bir hafta dayandık sistemi cahillikten kazara bozmayalım” diye düşündüğümüzden ilk haftamız ister istemez paleo diyetine bağlandı. Neyse sonuçta hip fırınımızdan yiyebileceğimiz ekmek modelini bulduk aldık. Uzun da dayanıyor.

- “Meyvede de şeker var, bal yanlış” gibi noktalardan hareketle onları da hiç yemeyenler var ama biz filmdeki abi ve bazı 'şekersiz' blog’ları referans aldık. İşlenmemiş, doğal şekeri serbest bıraktık. Tatlı krizi geldiğinde (ki bu da gerçekten sigara gibi arada bir anlamsızca geliyor ilk hafta) muz, nar, bal, badem, çiğ kakao gibi karışımlarla işi çözdük.

- “Bir süre sonra canın hiç tatlı istemiyor” önermesi doğru. Gerçekten bir yerden sonra çok rahat oluyor. Üç ay sonra baklavaya girdim. Ben bu tepsinin yarısını yerim herhalde diye başladım. bir tane attım “Bu muymuş ya” dedim. Reseptör mü şey oluyorsa artık ne oluyorsa şeker güzel gelmemeye veya işte lüzumsuz tatlı başlıyor.
Kimisi “Tam buğday vs yenebilir” diyor, diğeri “Muzdan ekmek yap en temizi” deyip işin içinden çıkıyor.
İkinci haftadan sonra işler rayına oturdu. Neyi nereden alacağımızı bulduk. Yemek listemiz hem çeşitlendi hem de insan bütçesine göre ayarlandı. “Dışarıdan komik mi görünüyoruz” kaygılarını atıp, metrobüse yulaflı şunlu bunlu kavanozlarımızı kaşıklayarak binebilir olduk (ki gerildiğimiz kadar da yokmuş toplu taşıma bir can pazarı kimsenin kimseyi umursayacak durumu yok.)

Bende sıkıntı yaratmaya devam eden konular şunlar oldu:
- İstemediğiniz ot burnunuzun dibinde bitermiş. Durup durup önünüze tatlı koyuyorlar. Üç ayda 4 kere Antep’ten baklava getirip önüme koydular. Yemedim...
- Meyveli irmik yapayım diye markete gittim. Bir heyecanla bütün malzemeleri topladım. İrmiğin etiketine bakmayı ancak eve gelince akıl ettim. İçinde şeker olduğunu görünce yaşadığım acıyı anlatamam. Kendime bu kadar sinirlendiğim azdır. Anlatırken bile sinirleniyorum. Baksana şunun arkasın baştan. 
- İçki de yasak. Yine esnek’ blogger’lar ‘saf’ likörlere izin veriyor (insanız en nihayet.) Ama biz yapmışken tam yapalım diye içmemeye de gayret ettik. Sosyal ortamlarda elinde sodayla geziyorsun biraz saçma oluyor.
- Tatlı ikramını reddedince halkımız kırılıyor. Düzenli gittiğim yerlerde, yine düzenli olarak tatlıya “almayayım” demek ısrar edilmesine sebep olduğundan yalan söylemeye başladım “Şeker var bende diye.” Söyleye söyleye kendimi mi ikna ettim ne olduysa sonunda kendimi internette diyabetle ilgili sitelerde gezerken buldum. “Sen şeker hastası değilsin” diye kendimi çekip konuşmam gerekti.
- Sokakta acıkmak büyük dert. Paşabahçe Stadı’nda herkes köfte ekmek yerken çantamdan muz çıkarmayı o ortamda gözüm kesmediğimden dört paket çekirdek çitledim. Maçtan çıktığımda Angelina Jolie dudaklarına sahiptim.
- Çay ve kahvede şekersize geçtim. “Çayın tadı daha güzel olacak” diyordu herkes, Hâlâ da diyorlar. Öyle bir şey olmadı. Kahveye şekersiz alıştım. Çayda o noktaya gelemedik. Kahve içmemek için çay içiyorum anca durumum o. Ama bir Japonluk geldi bitki çayı çok içiyorum mesela.
Final tespitleriyse şu şekilde:
- Hiç niyetim olmamasına rağmen 4 kilo verdim.
- Karnımda şişlik oluyor gibi soyut bir şikâyetim vardı. Geçti.
- O anlattıkları modun değişiyor enerjin uçuyor kısmı yok. En azından bende hiç öyle bir şey olmadı. Aynı kalitede depresebildim rahat rahat.
- Uyku meselesinden emin değilim.
- Cildimin parladığını, yaşlanma sürecini durdurup bomba gibi olduğumu sanmıyorum.
- Ama son toplamda abur cubur, market zırvası yememek insana her türlü iyi hissettiriyor.

- İçine şeker atılmış zeytinyağlıyı falan direkt yakalıyorsunuz. 

TATLI DEĞİL AMA MAKARNA AŞERDİK

Tabii en nihayetinde beyaz yakalı bir insanım. Üstelik plazam da “Batının çalışma ortamını alalım” diyenlerden değil. Açık mutfağımızda yığılı meyveler, geniş sağlıklı beslenme seçenekleri, çalışma alanımızın etrafında tartan pist, pinpon masası gibi tesislerimiz yok. Dolayısıyla yemekhanede çorba içerken içine katılan unu da içiyorum. Bu bağlamda yüzde 100 bir ‘sugar-free’ diyetini tüm çabama rağmen yakalayamamış olabilirim. Bu şartlarda bu kadar oluyor yapacak bir şey yok.
Üç ayın sonu için de güzel programlarımız vardı. Tatlı falan değil en çok makarna aşerdik. Planımız da süremiz dolduğunda kendimizi hamur işine vermekti. Maalesef denk gelmedi. Kendi finalimi yemekhanede bana uyan hiçbir şey bulamayıp mecburen mantı yiyerek yaptım. İyi de bir mantı değildi. Ama üç ay sonra hamuru şekeri bünyeye basmanın etkisini anında hissediyorsunuz. Anında bir ağırlık ve uyku çöktü, üstüne de bildiğiniz keyfim kaçtı. Mantı ‘bad trip’i diye bir şey varmış.
Şimdi geldiğimiz noktada pilavda da şeker var yemeyeyim veya tatlı gördüm kaçayım yapmıyorum ama marketten çikolata gofret veya paketli ne varsa işte onlar geri gelmedi. Tatlı yiyeceğim zaman “Gider tatlı gibi tatlı yerim, kralına yol vermişim soytarısıyla uğraşamam” diyorum. Eve de paketli, şekerli, fruktozlu bilmemneli ürün hiç almıyoruz.



12 Şubat 2016 Cuma

EİNSTEİN 100 YIL SONRA HAKLI ÇIKTI

Einstein'ın teorisi 100 yıl sonra kanıtlandı
Einstein'ın 100 yıl önce ortaya attığı yerçekimsel dalgaların varlığı kanıtlandı. 
ABD Bilim Vakfı Alman fizikçi Albert Einstein'ın Kütle Çekim Teorisi'nde bahsettiği dalgaları tespit ettiklerini açıkladığı belirtildi. Vakıf düzenlediği toplantıda dalgaların tespitinin evreni gözlemlemede yeni açılım getireceğini dile getirildi.
Albert Einstein’ın 100 yıl önce var olduklarını iddia ettiği “kütlesel çekim dalgalarının” gerçekten var olup olmadığına dair yapılan çalışmalar sonuçlandı. Bilim insanları bir diğer adıyla yer çekimi dalgalarının izine rastlandığını duyurdu. Albert Einstein yüz yıl önce ünlü teorisinde gezegenimizin yer çekimi dalgaları ile kaplı olduğunu söylemişti. Dalgaların varlığının kanıtlanmasıyla evrenin oluşumu ve gelişmesinin anlaşılma adına dev bir adım da atılmış oldu. ABD’deki California Teknoloji Enstitüsü, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ve LIGO Bilimsel İşbirliği Kurumu’na bağlı bilimadamları, bugün Massachusetts eyaletindeki Washington kentinde bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda bilim dünyasının merakla beklediği açıklama yapıldı. Einstein’ın 100 yıl önce ortaya attığı, uzayı ve zamanı büken yerçekimsel dalgaların varlığı kanıtlandı. Son 50 yılın en büyük keşiflerinden biri olarak nitelenen bu olay, bir bilim insanının deyişiyle “kainata yeni bir pencere açıyor.”
video


KAİNATIN TÜM HİKAYESİNİ ÖĞRENECEĞİZ
Yerçekimsel dalgaların saptanması sayesinde artık astronominin elinde yeni ve çok önemli bir araç var. Bu sayede “kainatın hikayesini” yakında bir bütün olarak öğrenebiliriz. Kainatın ilk dönemine ait hiç bilmediğimiz verilere ulaşabilir, esrarını koruyan karadelikleri ve nötron yıldızlarını daha iyi anlayabiliriz. Penn Üniversitesi’nden Abhay Ashtekar’a göre “Bu gerçekten, gerçekten heyecan verici bir olay. Kainata yeni bir pencere açılıyor”.
İşte 6 soruda insanoğlunun uzaya bakışını değiştirecek bu büyük keşif:
Albert Einstein’ın teorisi neydi? Neden önemli?
Einstein’ın çığır açan genel görelilik teorisine göre yerçekimi, maddenin varlığı nedeniyle uzay ve zamanın bükülmesi anlamına geliyor. Einstein 1916’da bu teorinin bir uzantısı olarak, yerçekimsel dalgaların varlığını savunmuştu. Ancak bugüne kadar bu dalgaların varlığına dair doğrudan bir kanıt bulunamamıştı.
ABD’deki bilim adamları neyi araştırdı?
ABD hükümetinin bağımsız bir kurumu olan Ulusal Bilim Vakfı, LIGO projesini başlattı. ABD’nin Louisiana ve Washington eyaletlerine iki dev lazer dedektörü kuruldu. Bilimadamları bu aygıtlarla Dünya’ya 1.3 milyar ışık yılı uzaklıktaki iki kara deliği mercek altına aldı.
Gözlemler sonucunda ne bulundu?
Son derece yoğun nesneler olan, Güneş’in yaklaşık 30 katı büyüklüğündeki bu karadelikler, birbiri etrafında dönüp çarpışmıştı. Bu çarpışmanın bir sonucu olan yerçekimsel dalgalar, ABD’deki dedektörler tarafından ilk kez 14 Eylül’de saptandı. Son aylarda süren ek çalışmaların ardından bugün bu keşif ilk kez dünyaya duyuruldu.
Bu dalgalar neden 100 yıl önce tespit edilemedi?
Yerçekimsel dalgaları tespit etmek için bir protondan 10 bin kat küçük bir hassasiyete sahip 4 kilometrelik lazer ışınları gerekliydi. LIGO projesiyle bu aygıta ilk kez sahip olundu. Bu dalgalar geçmişteki teleskoplarla “görülemezdi.”
Yerçekimsel dalga nasıl bir şey?
Yerçekimi, ışık gibi dalgalar halinde ilerliyor, ama ışığın aksine radyasyon yaymak yerine, uzayın kendisinde dalgalanmalar yaratıyor. LIGO lazer dedektörleri, ışık hızında ilerleyen bu dalgaların ses sinyaline dönüştürülüp kaydedilmesine imkan sağladı. Reuters’a konuşan MIT bilimadamı Matthew Evans, “Karadelik’ten yayılan ve Dünya’ya gelen sinyalleri hoparlöre bağladık. “Vuup” sesini duyduk” diyor.
Peki bu keşif ne işimize yarayacak?
Belki yarın televizyon veya cep telefonu gibi hayatımızı kolaylaştıracak bir icada dönüşmese de bu keşif bilimde tam bir çığır. Çünkü kainatla ilgili tüm bilgilerimiz, radyo dalgaları, ışık, X ışınları, gamma ışınları ve kızılötesi ışınlar gibi elektromanyetik dalgalardan oluşuyor. Bu dalgaların hepsi evrende ilerlerken kesintiye uğrayabildiğinden, 'uzayın hikayesini' bugüne kadar hep parça parça, eksik halde öğrenebiliyorduk.